Aşkın Birinci Hali

Selamlar sevgili dostlar, güzel insanlar. Resmen Şubat ortasına geldik ben daha oturamadım klavyenin başına, özlediniz değil mi beni? Hadi hadi itiraf edin! Bugün bir Cuma neşesinde, kış sakinliğinde bir yazı paylaşayım istedim ama aklıma yazacak tek kelime gelmiyor nedense. Halbuki pek tatlı bir dönem geçiriyorum 2018 itibari ile de. Amma velakin işte artık havalardan mıdır, yine gök taşlarının kendi içlerindeki oynaşlarından mıdır, yoksa değişmeyen karakterimden midir bilmiyorum, bir sinir var üzerimde. Sadece bu olsa yine iyi; hep böyle gergin konuları hatırlayıp iyice geriyorum bir de kendimi. Vay benim hümanist, güler yüzlü kalbim; resmen insansız hava aracında yaşama noktasına geldin. Gerçi benim de sakinleşme yöntemim Erenikom. O yüzden iş yerindeki masamın üzerinde bile benden çok ona ait bir sürü eşya bulunduruyorum, yoksa vay haline çevremdeki insanların 🙂

Bak Ereniko diyince bir güldü yüzüm, ilham perisi araladı kapıyı. Şimdi ben böyle söyledikçe “aman ne vıcık vıcık bir ilişkiniz var, hep göstermelik bunlar” diye düşünüyor olabilirsiniz; bilemiyorum. Ama umarım bunu düşünmek yerine, siz de hayatınızdaki insanlar için aynısını hissediyorsunuzdur. Eve gittiğimde ilk işim onu öpmek oluyor mesela, ya da beynimin ağrıdığını hissettiğimde onu aramak, sabah uyandığımda boğarcasına sarılmak, onu güldürmek, ona gülmek var sürekli aklımda. Bazen ona da sinirlenmek geliyor içimden, trip atıyorum böyle kendi çapımda, sonra bir bakıyorum kenarda oturuyor, sessiz kalmış; aklımda hemen korkunç senaryolar. Kaldı ki bilen bilir beni, hep en kötüsünü düşünürüm. Babamı ya da annemi aradığımda 2. çalıştan sonra telefon açılmıyorsa, o 3. çalışa kadar olan sürede kaza yaptıklarını, deprem olduğunu ve evin çöktüğünü, saldırıya uğradıklarını, savaş uçaklarının etrafta dolaştığını ve tam da o esnada uzaylıların yer yüzüne inip onları kaçırdığını falan düşünmeye başlarım. O yüzden de ağzından yel alsın, Allah korusun gibi cümleleri pek sık kullanırım. Gerçi bu düşünceler benim karamsar olduğum değil çok zeki olduğum anlamına geliyor bence, zira bir insan evladı neden 1 saniye içinde bu kadar felaket tellallığı yapsın ki? Neyse işte, adam sessiz sakin yanımda otururken, ya da onu öpmeden işe gittiğimde, aman Allahım ya bu onu son görüşüm olursa, ya başına bir iş gelirse, ya uzaylılar… diye diye kendimi yiyorum. Bu yüzden de bir saniyeliğine bile suratı asılmasın, hep mutlu olsun istiyorum. Çünkü düşününce şu hayatta onun üzülmesine sebep olabilecek kadar mühim hiçbir konu yok bana göre.

Ama söz konusu olan diğer insanlar olunca; of of offff. İnsanlara bakışım bile o kadar itici, o kadar rahatsız edici ki, ben irkiliyorum kendimden. İş dünyasında, sokakta, kadın, erkek, yaşlı, çocuk hiç fark etmeden herkese mi sinir olur bir insan, vallahi de oluyorum. He tabii olmadıklarım da var ama onlar da arkadaşım zaten, eğer biriyle konuşurken dudaklarımı hafif büzdüğümü, bir kaşımı da kaldırmaya başladığımı fark ederseniz o kişiden hiç haz etmiyorum demektir. Konuşurken sesim titriyor, dişlerimi birbirine kitlemiş gibi konuşuyorsam beni hemen uzaklaştırın oradan, zira karşımdakini çiğ çiğ yiyebileceğimin belirtileri hep bunlar. Geçen mesela Erenikomla kahve sırası bekliyoruz ve bütün ergenliğimizle birbirimize gülümsüyoruz, oynaşıyoruz falan. Maksimum 2 – 3 yaşlarında bir erkek çocuğu avazı çıktığı gibi bağırıyor, gülmeyin diye. Tövbe yarabbim, tam kitledim dişlerimi, babası geldi elinde tepsi, tamam oğlum tamam gülmüyorlar! Bak küçük olduğu kadar gıcık çocuk; ben ki annelerinin yanında bile çimdik atardım senin gibi küçük veletlere, bu neyin siniri bu yaşta?! Neyse babası aldı gitti de, kurtuldu elimden.

İş yaptığım ama yapmaz olaydım dediğim biri de bana bir günböyle dayılana dayılana konuşuyor. Çok şükür ki insanların unvanlarından ziyade insanlıklarıyla ilgilendiğim için utanma, sıkılma, sınır falan bilen tiplerden değilim. Avazım çıktığı gibi bağırıyorsam en olmadık yerde birine, tam dayaklıktır arkadaşlar, gelin birlikte dövelim. Ama son zamanlarda karşılaştığım insanlar, daha çok erkekler, nasıl derler, evrimlerini pek tamamlayamamışlar sanki. Bir de bu bahsettiğim tipler “kadın dediğin…” diye hadlerini bilmeden biz kadınları sınıflandırmaya çalışan tipler. Şimdi Allah’ın yarattığına da çirkin denmez ama, yahu bir kadın seni nikahına alabildiyse, yanlışlıkla da olsa gönül düşürebildiyse, öp ve başında taşı. Boşver sen, kadın dediğin nasıl olması gerektiğini gayet de iyi bilir zira.

İşte böyle dağ ayılarıyla karşılaştıktan sonra Erenikom yine cenneti vaad etmiş gibi geliyor bana. Şimdi ben bunlarla aynı coğrafyada doğup büyüyen, aynı gezegende nefes alan, canım istemiyor diye yapmadığım temizliği yapan, diyete başladım diye benimle salata yiyen, ısrarla izlediğim “Aşk-ı Memnu, Hatırla Sevgili, Friends, HIMYM, Çalıkuşu” gibi dizilerin her repliğini benimle birlikte öğrenip üstüne bir de hangi sahne diye soran, oyun oynarken uyumaya gittiğimde öpmedim diye oyunu yarıda bırakıp beni öpmeye gelen, durduk yere beni ne kadar çok sevdiğini söyleyebilen ve bunu ısrarla yapmaktan hiç çekinmeyen, hiç sevmediği halde sırf ara öğün diye yanına koyduğum ve yemesini rica ettiğim muzu yiyen, yıllardır içtiği sigarayı, çayına attığı şekeri bırakan ve bunların daha nicesini de yaparken gram mecburiyet hissetmeyen, hissettirmeyen bir adamı vıcık vıcık sevmeyeyim de ne yapayım? Yeni Türkü’nin de dediği gibi gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden, ağlamak istiyorum. Ama bunlarla sınırlı mı? Tabii ki değil! Mesela yemekten hemen sonra masayı toplamasına sinir oluyorum. Yahu bekle 2 dakika midemdekileri sindireyim, annemle mi evlendim nedir?! Sonra böyle tam bir şey anlatıyorum, pat diye lafımı kesiyor, ya sabır, yahu sussan, o lafa girmesen zaten sorduğun sorunun cevabı gelecek! Neymiş efendim, cevabını vereceğimi hissetmiyormuş. Sonra bir şey anlatıyorum mesela, neymiş çok fazla tepki vermişim, biraz daha kontrollü olabilirmişim. Biraz daha kontrollü olmak istesem olurdum değil mi ama? Tam böyle kalp atışlarım hızlanıyor, sinir hücreleri beynimde dans ediyor aha şimdi bağırıcam dediğim anda bir gülme geliyor. Çünkü tüm bu gıcıklıkları yaparken de adamda garip şebek bir yüz ifadesi oluşuyor. Başkası yapsa rahat rahat sinirlenemediğim için iyice çıldırırdım da işte Ereniko da öyle olmuyor, başlıyorum gülmeye. Ve işte yine tam da bu sebepten aşkın tam olarak da böyle bir şey olması gerektiğini anlayıp tekrar baştaki halime dönüyorum.

Yarın itibariyle evliliğimizin 1 yılını tamamlıyoruz. Erenikocum eğer sen de hazırsan, daha nice kez tüm o dizileri yanında tekrar ve tekrar bitireceğim, yemekten hemen sonra ortalığı toplamayacağım, yanına geldiğimde bıcır bıcır olur olmadık her şeyi anlatacağım, kilomdan şikayet ederken yine de çikolata yemekten vazgeçmeyeceğim, sen beni ne kadar beğendiğini anlattığında yalandan inanmayacağım, azıcık içki içinde fizik profesörü moduna gireceğim, camdan her baktığımda gördüklerimin uçak değil UFO olduğunu iddia edeceğim, bir sorun yoktur inşallah?!

Şimdi ben yarın için hazırlanmaya başlayayım en iyisi, güzelleşeyim biraz. Beni özleyin e mi? Arrivedarçiiiiii!

Reklamlar

Bir Zeytinyağı Hikayesi

Selamlar sevgili okur. Umarım keyifler pek bir yerindedir ve bir Cumartesi akşamını benim gibi evde geçirenlerden değilsinizdir. Öyle bile olsa tadını çıkarın. Son yazıdan bu yana hayatımda eğlenceli bişeyler olsun da bloga yazayım diye beklerken bu öyle güzel bir şey oldu ki anlatamam!!!

O halde biraz flashback ile başlayayım yazıya. Vakti zamanında ben mini minnak bir çocukken bile en büyük sıkıntım kulaklarımdı. Yok öyle kepçe, büyük falan gibi gelmesin aklınıza, benim kronik olarak kulaklarım ağrırdı. Gecenin bi yarısı ben feryat figan ağlayınca da can babam apar topar götürür doktora, geçirirdi ağrıyı. Gel zamaan, git zamaan gerek vertigosu, gerek ağrısı derken bu durum hep devam etti. Neyse işte ben geçenlerde meğerse duyma engelli olduğuma derken çok korkunç bir rüya gördüm ve etkisinden çıkamadım sayın okur. Rüyandan banane deme nolur, bugün yaşadığım korkuyu anlaman için söylüyorum.

Menemen mi yapsak?!

Gelelim bugün yaşadığım duruma ve anlattığım bir ton olayla ne ilgisi olduğuna. Bu sabaha karşı yine o ağrı baş gösterdi. Hayır yani çocukluktan gelen bir koku, bir ses, efendime söyleyim bir anı yaşadığında duygulanırsın falan dimi; ama söz konusu olan anı bir ağrıysa eğer, çocukluğunla tek bağlantısı ısrarla edemediğin küfür bile sayılmayan o sözler oluyor haliyle. Tabii sabah ben uyuyamayınca Erenikom da sabahın köründe uyanıverdi tabii ve her hastalıkta yaptığı gibi saniyede 15 bin kez doktora gidelim diye tutturdu. Ama sorun şu ki ben azıcık doktordan korkan bir insan evladıyım. Dolayısıyla biraz daha babaanne çözümleriyle ağrıyı dindirmek taraftarıyım. Bakmayın her konuda pek bir açık fikirli, efendime söyleyim modern bile sayılabilirim; ama söz konusu olan hastalıksa canını seveyim koca karı yöntemlerinin. Neyse Google amca’ya “kulak ağrısına ne iyi gelir?” dediğimde bana her evde bulanan ve resmen her derde deva olan “soğan, sarımsak ve zeytinyağı” üçlüsünden bahsetti.

Ama bu esnada benim ne kadar babanne olduğumdan ziyade mühendis olan kocamın girdiği tripler görülmeye değerdi. Adam sonuçta balık doktoru amma velakin benim balık olmadığımı anlaması sanırım biraz zaman aldı. Önce soğanı ezip suyunu kulağıma damlatmaya başladı ama soğandan mı yoksa adamın elinin ayarından mı bilinmez, ağrı geçmedi. Bu sefer de birkaç dala zeytinyağını kaşıkta ısıtıp, oda sıcaklığı kıvamındayken yine kulak içine damlatıverdi. Neyse ki bu işlemden hemen sonra ağrı anında kesildi de Erenikonun “yumurta da kırıp menemen yapma” esprileri de kısa sürdü. 🙂

Gerçi şu anda sağ kulağım uğultu ve çınlamalarla kendi cumhuriyetini yaratmış olsa da zeytinyağı sağ olsun, buna da şükür diyorum. Siz kendinize uygular mısınız bilmem, ancak bizzat tecrübe ettiğimden mütevellit yine de anlatayım istedim. E haydi o halde, bol zeytinyağlı, sıfır ağrılı hafta sonlarınız olsun. Çüüüüüzzzzz!

 

 

“Dış Mihraklar” Yaptı Yapacağını!

Gurbetçiler, sizden hiç haz etmiyorum. Siz ki yıllardır Türkiye’de yaşamayıp, vatandaşlık, sosyal hak, çocuk parası, işsizlik maaşı, demokrasi ve özgürlük içinde yaşarken ama ne hikmetse vatan millet özleminden olsa gerek bir Türk arabeskliği içinde, Tayyip diye ağlıyorsunuz ya, işte bu sebepten sizden hiç haz etmiyorum. La o kadar meraklıysanız, buyrun siz buraya gelin, ama yok rahatınız yerinde, e davulun sesi de uzaktan hoş gelir, normal. Ama bak bizim söylenmemiz çok normal, Yunanistan’da yukarıda yaşadığınız rahatlığın 10 binde 1’i yok. Ama o adamdan öyle nefret ediyoruz ki, sanırım bu sebepten ya o ölüp gidecek ya biz, ancak öyle dönüp geliriz ülkeye. Canım gurbetçi, sürekli “dış mihraklar” falan diyorlar ya, gözünü seveyim kanma artık şu saçmalıklara. La ortalığı karıştıran hep bunlar.
Hayır bir de işin içinde oyunlar oyunlar. Resmen ülkeyi Brezilya dizisine döndürdüler. Ama bizim millet sever dizileri, entrikaları haksız mıyım? Çıkıp Bağcılar meydanında miting yapıyor, neymiş oradaki millet durduracakmış Hollanda’yı. Sevgili okur, Hollanda, bizim Konya’dan sadece 3 bin km² daha büyük. Nüfusu desen 16,8 milyon. Var sen hesap et bizim kaçta birimiz olduğunu. Ama kişi başına düşen milli gelirleri de 50.793,14 USD, yani, bizim 5 katımız. Şimdi canım dostum, sen adamların ülkesine hem işçi olarak gideceksin, çünkü ülkende iş yok, hadi diyelim ki işi buldun, güvencen yok. Orada paşa paşa yaşarken, kim olduğunu, nereden mezun olup, asıl mesleğinin ne olduğunu bilmediğin bakanın; ki ben, adını da bilmiyorum, diplomatik prosedürlere bile isteye karşı çıktığında, yani o ülkenin milli egemenliğini tehdit ettiğinde, pek tabii ki almayacaklar ülkeye. Babasının ahırına mı geliyor o adam? Kurallara uyacak efendim. Neymiş biz Türkmüşüz, yakar, yıkarmışız. Hadi oradan.
Vay efendim bakan sınır dışı edilmiş, vay efendim uçağı indirilmemiş. Aç gözünü sevgili kardeşim. Referandum öncesi baktın ki “hayır” oyları önde, hemen çakallık yaparak milletin, milliyetçilik damarını kabarttılar. Hem ülkeme giriş izni isteyip, azınlıktaki nüfusumu azdırmaya niyetleneceksin, hem de ben seni buyur edeceğim, öyle mi? Bir de Hollanda polisine “sık bakalım sık bakalım” diye slogan atmışlar. Kardeş, biz Taksim’de o sloganları attığımızda “terörist” diye yaftaladınız, ne çabuk unuttunuz?
Ben size söyleyim Türk olmanın asıl bir durum olduğunu; savaşçıdır bizim millet, yumurta kapıya dayanınca ( bkz: Kurtuluş savaşı) kadın erkek ayrımını ilk o defa yapmaz. Ama günlük hayatında unutkandır, öyle bir unutkandır ki, aynı hataya pek çok kez düşer. Hep bir lider arayışındadır, bir tane bulur ve o varlık bunların kanını emip, öldürene dek sesini çıkarmaz. Bizim millet padişahlığa hala öylesine özenir ki, Cumhuriyet`in meclisinde konuşma hakkı elde eden bir yaratık, Almanların Mercedes’i ile bizim Cumhuriyetimizi bir tutar. Bir de utanmadan, yüzü kızarmadan bunu Çamuriyet olarak dillendirir. Haberlere düşmez bile bu, insanlar telaş yapmaz bile. Ama bizim milletimiz, Apple, Türkiye’yi uluslararası garantiden çıkardı dediğimizde, ana haber bülteninde yayınlar, Apple’ı protesto eder. Bizim millet biraz deve kuşu misali, yüzü gözü toprağın altında. Ama ateş de düştüğü yeri yakar. İlle başı derde girecek bunlar yüzünden de, sonra dikilecek ayağa. Bizim millet, çalışkandır, zekidir elbet; ancak nedendir bilinmez, bunu kullanmayı çok sevmez. Fakirdir bizim millet, bu sebepten fakir edebiyatını da pek sever. Onun için denize giren Atatürk’ün değil de, attan düşen Tayyib’in yeri ayrıdır. Acıma duygusunu ve insanların kendisine acımasını nedense çok sever.
Ey Türk Milleti; O’nun da söylediği gibi, birinci vazifen olarak, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza etmek zorundasın. Bana yazma, sana protesto etme hakkını, dilediğin ülkede saygın bir şekilde yaşama hakkını, eşitliği, özgürlüğü ve hoşgörüyü sunan bu sistemin devam etmesi için, referandum sürecine kadar yapılan ve yapılacak olan her çirkefliğe, ucuzluğa  karşı durmak zorundasın. Güçlü bir Türkiye’den kasıtları ne bilmiyorum, bu yazıyı okur musun onu da bilmiyorum, ama Demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti için “HAYIR” demek zorundasın. Oylara güvenmediğini, değiştirileceğini düşündüğünü biliyorum, ama sen yine de avazın çıktığı kadar konuşmak zorundasın.
HAYIR’lı günlerin olsun!

Türkiyeli olmak zor zanaat..

26782326

Milyon tane psikolog arkadaşım olmasına rağmen kendi teşhisimi koyacak kadar açık sanırım benim durumum : Paranoya! Evet arkadaşlar an itibariyle nasıl da kafayı yediğimi kanıtlamış oldum. Öncelikle konuyu söyleyeyim ki beni az çok tanıyan herkes anında tahmin etmiştir, İstanbul’da yaşamak bende tahmini zor bir bıkkınlık yaratmaya başladı. Doğup büyüdüğüm, “denizi olmadan olmaz” dediğim, bahar kokan adalarına, tepelerine hayran kaldığım şehir gitti, harabeye dönüşmüş bir bölge geldi sanki.

Aslında durum Londra ya da başka bir şehirle kıyaslamak falan da değil. Tamam birazcık payı var, ama bir anlatayım bana kesin hak verirsiniz o zaman. Önceden, yani biz küçükken, trafik nedir bilmezdik mesela. Ramazan ayında köprü çok tıkanırdı, geçemezdin karşıya bir türlü, ama diğer yollar açık olurdu, belki de ben o saatlerde evimde oyun oynuyor olduğumdan bilmezdim. Bu kadar kalabalık da değildi İstanbul, daha sakindi. Öyle bağ bahçe çocuğu olmasak da sokakta oynamanın tadını biliyorduk mesela, çocuk tacirleri falan da yoktu o zamanlar. Annen evde yoksa giderdin komşunun birine, doyururdun karnını, dönerdin sokağa. Bugün gibi korkmazdık o zamanlar. Babam çok geç gelirdi işten mesela, ben çoktan 3. evresine varmış olurdum uykumun. O yüzden çok çalışmak babalara göredir bence, anneler ya da çocuklar o kadar saat dışarıda durmazdı çünkü. Bir de biz küçükken daha çok gezerdik. Hem vaktimiz vardı hem de her şey çok ucuzdu. Arabayla bütün gün dışarıda gezmek, yiyip içip takılmak öyle çok da zenginlik gerektirmezdi biz küçükken. Şimdi günde 100TL harcasam içim gidiyor benim, ben onla 3 gün geçinirdim diye, şaka gibi.

İstanbul o kadar güzel bir şehirdi ki biz küçükken, babamların köyüne gidince İstanbul’dan gelmenin havasını atardık oradaki çocuklara, böyle de bir egomuz vardı, ne kadar kötü bir şey olduğunu bilmeden. Onlar bize özenince elimize ne geçerdi bilmem, ama bayılırdık anlatmaya, yediğimiz çikolatanın kalitesinden, şehrin denizine kadar, görsen hepimizi de yalıda oturuyor sanırsın 🙂 Sonra biz bir büyüdük anlamadım ne oldu bu esnada, İstanbul doldu taştı. Şehir ve geçmişi hala muhteşem, tek sözüm yok buna. Ama insanları..

Ne kimseyi kırmak isterim ne de aşağılamak, eğitim alamamış olabilirler, belli bir gelir düzeyinde olabilirler, bu şehirde tutunmaya çalışıyor olabilirler, saygım var, yeter ki onlar da bu saygıyı göstersinler. Sabah 7:20’de metrobüs maceram başlıyor ve Şirinevler hiç de saygılı bir kesimden oluşmuyor dostlar. Bakın mazlum ve mahzun insanlardan bahsetmiyorum kesinlikle. Üniversite okumuş / lise terk – egoist – adım attığı yeri kendine ait sanan hanzolardan bahsediyorum ben. Yani koltuk kapma yarışı uğruna yanı başındaki insanın yaşına, hamileliğine, sakatlığına bakmadan itiş kakış halinde araca binmeye çalışan hanzolar hani, hepimizin bildiği. Yani Türklerin empati anlayışını en güzel anlatan cümledir hakkaten “senin anana bacına yapsalar ?!…” Kardeşim bir sakin ol, sen de biniceksin ben de, bir insan ol önce, gerisi gelir. Aynı şey iş çıkışında da başıma geliyor ve gün içinde zaten “egoist” kelimesinin sözlük anlamı insanlarla uğraşmaktan botoksa gerek kalmayan bendeniz, patlamaya hazır bir bomba haline dönüşüyorum. Dokunan yanar, baştan söyleyeyim. Bir tek köprüye geldiğimizde susup sakinleşiyorum, “bu şehir ne güzel şehir” diyorum, sonra susmak zorunda kalıyorum etrafıma bakınca. Hem üzülüyorum da halimize, ama bu kadar koyun olmayı kabullenmiş bir millet artık şehirden de soğutuyor adamı. Buyrun sadece yolda karşılaştığım tipler ve ettiğim izahlar :

(Özellikle iş çıkış saatinde orta yaşlı ablalar yapar, elimde bilgisayar, sırt çantası vardır.)
“Sen kalk bakıyım çocuğum, benim belimde sıkıntı var, oturayım ben yaşlıyım” teyzesi
– Burada durum tamamen inandırıcılığına göre değişir. Yer kapmak için yara yara içeri girmiş ama boş koltuk bulamayınca bana yönelmiş teyzeye sağır ve dilsiz numarası yaparım kusura bakmasın valla. Zaten mazlum bir insan olsaydı kendisi ses etmeden yer vermiş olurdum.

  • “Zaten içeriye zar zor girmiş, son nefes alanıyla da hükümeti öven, 10 yıl önce bunlar yoktu ama, buna da şükür” orta yaşlıları
  • Bana bak, zaten nefes alamıyorum şurada, üstüme çıkmışsın bir de hala övecek yer arıyorsun. Ne biçim insansın sen yahu, böyle bir ulaşım aracını kendine nasıl reva görürsün? Nasıl ezdirirsin, sindirirsin kendini? 10 yıl öncenin teknolojisini kullanıyoruz hala, bilimde, tıpta ilerlemek şöyle dursun; cinayetlerde, terörde ön sıralardayız artık. Metrobüsü öveceğine bana, bilimin nasıl da geride kaldığını eleştir biraz!

  • “Oo etek giymiş, hemen yamacına gideyim bari” apaçisi

  • Eteğimin de senin de..! diye başlayan cümlelerle hiç de çekinmeden çemkiririm valla. Sen kimsin lan da bezelyeden ufak beyninle beni taciz etmeye kalkıyorsun?! Öyle toplu linçe falan da gerek yok, böylelerinin hadlerini çok nefis bildiririm. Belki de bu sebepten dünyanın her yerine korkusuzca gidip yaşayabilirim. Zira metrobüse etekle binip, apaçi avlamışlığım var, İstanbul kızıyım nihayetinde!

  • “Cıkcık cık giydiği kıyafete bak” bakışları atan türbanlı abla
    Hayır ben bunu yazarken bile aman yanlış anlaşılmayayım kafasında bir insanken sen ne haklı benim giydiğim elbiseye, okuduğum kitaba ters ters bakma hakkına sahip olduğunu düşünüyorsun, nasıl oluyor yani? Ben kalkıp diyor muyum, maşalah kafan kapalı ama hasetlikte bir dünya markasısın diye? Demiyorum. Bu sebepten sen de bana karışma ve taciz etme hakkına sahip görme kendini. Zira sen de kadınsın. “Beyimdir yapar” diye ölümlerden ölüm beğenen her kadını benim gibi; kafası gözü açık, açık seçik kitaplar okuyan ablalar korumaya çalışıyor unutma, oy verdiğiniz devlet bile susarken üstelik.

İşte günümü zehir etmek konusunda birbiriyle yarışan bu insanların sayısı ve tavrı elbet çoğaltılabilir. Ama tekrar hatırlamak bile can sıkmaya yetiyor. Ne yazık ki sırf bu sebeplerden gitmek istiyorum ben doğduğum büyüdüğüm bu şehirden. Ötekileşmenin olmadığı, egoların havada uçuşmadığı, 1 saatlik yolu kitap okuyarak geçirmek isteyen insanların garipsenmediği bir yere gitmek istiyorum. Gencecik oğlunu maden kazasında kaybedip, cenazesine eski bir ayakkabıyla giden amcanın hüznüne utanç eklemesini görmek istemiyorum mesela. Gelir oranlarının, orantısız dağıtılıp, cumhurbaşkanının, sırf da cumhurbaşkanı olduğu için, yasak bir bölgeye işsizlik fonundan arakladığı paralarla üstelik, yeni ve keyfi bir saray yaptırmasının, 5Bin tl lik borcu yüzünden madende çalışan bir amca tarafından savunulmasını görmeye içim elvermiyor benim. Cahilliğe tahammül edemiyorum ve ne yazık ki bunu değiştirmek için de yaptığım her şey boşa gidiyor. İşte tam da bu yüzden gitmek istiyorum ben ve her gece de gidiyorum aslında, rüyamda yani. İnsan sevgisinin her şeyden üstün olduğu düşüncesinin idealizm olarak değerlendirilmediği yerler de vardır elbet, kim bilir…

Hükümet ve insanları getirdiği nokta sağolsun ben umudumu kaybettim. Zekamıza, başarımıza, kuvvetimize zerre inancım kalmadı artık. İşid – PKK – Türklerin konumu – Amerikanın konumu derken, geçmiş tarihi konuşmayı da çok sevdiğimizden, konusu hep açılıyor haliyle, bu kez hüzün ve utanç da ekleyerek hava atıyorum ; “Türkiye’li olmak ne Orta Doğuya ait olmaktır ne de Avrupaya, Ne Amerikayla dost olmaktır ne de İranla, senin anlayacağın dünyanın en zor şeylerinden biridir Türkiyeli olmak..”

Sizde durumlar nedir?

PS : Yok artık amma da abartın, bu kadar da değil diyenler için gelsin aşağıdaki galeri. Hikayeleri için de buyurun buradan

detay-savcilik-ermenek-icin-harekete-gecti 8999173-640x360 Ali_Ismail_Korkmaz_babasi-1 21033ermenek_maden_kazasi karaman-ermenek-maden.20141030151818 fft81_mf1937561sehit_yildirimin_cenazesi_eskisehirde_topraga_verildi_h96822 tabuttsoma-maden-faciasi-resimler-7 soma-maden-faciasi-resimler-12 soma-maden-faciasindan-en-aci-haber-son-dakika-soma-haberleri_1103597_720_400