Aşkın Birinci Hali

Selamlar sevgili dostlar, güzel insanlar. Resmen Şubat ortasına geldik ben daha oturamadım klavyenin başına, özlediniz değil mi beni? Hadi hadi itiraf edin! Bugün bir Cuma neşesinde, kış sakinliğinde bir yazı paylaşayım istedim ama aklıma yazacak tek kelime gelmiyor nedense. Halbuki pek tatlı bir dönem geçiriyorum 2018 itibari ile de. Amma velakin işte artık havalardan mıdır, yine gök taşlarının kendi içlerindeki oynaşlarından mıdır, yoksa değişmeyen karakterimden midir bilmiyorum, bir sinir var üzerimde. Sadece bu olsa yine iyi; hep böyle gergin konuları hatırlayıp iyice geriyorum bir de kendimi. Vay benim hümanist, güler yüzlü kalbim; resmen insansız hava aracında yaşama noktasına geldin. Gerçi benim de sakinleşme yöntemim Erenikom. O yüzden iş yerindeki masamın üzerinde bile benden çok ona ait bir sürü eşya bulunduruyorum, yoksa vay haline çevremdeki insanların 🙂

Bak Ereniko diyince bir güldü yüzüm, ilham perisi araladı kapıyı. Şimdi ben böyle söyledikçe “aman ne vıcık vıcık bir ilişkiniz var, hep göstermelik bunlar” diye düşünüyor olabilirsiniz; bilemiyorum. Ama umarım bunu düşünmek yerine, siz de hayatınızdaki insanlar için aynısını hissediyorsunuzdur. Eve gittiğimde ilk işim onu öpmek oluyor mesela, ya da beynimin ağrıdığını hissettiğimde onu aramak, sabah uyandığımda boğarcasına sarılmak, onu güldürmek, ona gülmek var sürekli aklımda. Bazen ona da sinirlenmek geliyor içimden, trip atıyorum böyle kendi çapımda, sonra bir bakıyorum kenarda oturuyor, sessiz kalmış; aklımda hemen korkunç senaryolar. Kaldı ki bilen bilir beni, hep en kötüsünü düşünürüm. Babamı ya da annemi aradığımda 2. çalıştan sonra telefon açılmıyorsa, o 3. çalışa kadar olan sürede kaza yaptıklarını, deprem olduğunu ve evin çöktüğünü, saldırıya uğradıklarını, savaş uçaklarının etrafta dolaştığını ve tam da o esnada uzaylıların yer yüzüne inip onları kaçırdığını falan düşünmeye başlarım. O yüzden de ağzından yel alsın, Allah korusun gibi cümleleri pek sık kullanırım. Gerçi bu düşünceler benim karamsar olduğum değil çok zeki olduğum anlamına geliyor bence, zira bir insan evladı neden 1 saniye içinde bu kadar felaket tellallığı yapsın ki? Neyse işte, adam sessiz sakin yanımda otururken, ya da onu öpmeden işe gittiğimde, aman Allahım ya bu onu son görüşüm olursa, ya başına bir iş gelirse, ya uzaylılar… diye diye kendimi yiyorum. Bu yüzden de bir saniyeliğine bile suratı asılmasın, hep mutlu olsun istiyorum. Çünkü düşününce şu hayatta onun üzülmesine sebep olabilecek kadar mühim hiçbir konu yok bana göre.

Ama söz konusu olan diğer insanlar olunca; of of offff. İnsanlara bakışım bile o kadar itici, o kadar rahatsız edici ki, ben irkiliyorum kendimden. İş dünyasında, sokakta, kadın, erkek, yaşlı, çocuk hiç fark etmeden herkese mi sinir olur bir insan, vallahi de oluyorum. He tabii olmadıklarım da var ama onlar da arkadaşım zaten, eğer biriyle konuşurken dudaklarımı hafif büzdüğümü, bir kaşımı da kaldırmaya başladığımı fark ederseniz o kişiden hiç haz etmiyorum demektir. Konuşurken sesim titriyor, dişlerimi birbirine kitlemiş gibi konuşuyorsam beni hemen uzaklaştırın oradan, zira karşımdakini çiğ çiğ yiyebileceğimin belirtileri hep bunlar. Geçen mesela Erenikomla kahve sırası bekliyoruz ve bütün ergenliğimizle birbirimize gülümsüyoruz, oynaşıyoruz falan. Maksimum 2 – 3 yaşlarında bir erkek çocuğu avazı çıktığı gibi bağırıyor, gülmeyin diye. Tövbe yarabbim, tam kitledim dişlerimi, babası geldi elinde tepsi, tamam oğlum tamam gülmüyorlar! Bak küçük olduğu kadar gıcık çocuk; ben ki annelerinin yanında bile çimdik atardım senin gibi küçük veletlere, bu neyin siniri bu yaşta?! Neyse babası aldı gitti de, kurtuldu elimden.

İş yaptığım ama yapmaz olaydım dediğim biri de bana bir günböyle dayılana dayılana konuşuyor. Çok şükür ki insanların unvanlarından ziyade insanlıklarıyla ilgilendiğim için utanma, sıkılma, sınır falan bilen tiplerden değilim. Avazım çıktığı gibi bağırıyorsam en olmadık yerde birine, tam dayaklıktır arkadaşlar, gelin birlikte dövelim. Ama son zamanlarda karşılaştığım insanlar, daha çok erkekler, nasıl derler, evrimlerini pek tamamlayamamışlar sanki. Bir de bu bahsettiğim tipler “kadın dediğin…” diye hadlerini bilmeden biz kadınları sınıflandırmaya çalışan tipler. Şimdi Allah’ın yarattığına da çirkin denmez ama, yahu bir kadın seni nikahına alabildiyse, yanlışlıkla da olsa gönül düşürebildiyse, öp ve başında taşı. Boşver sen, kadın dediğin nasıl olması gerektiğini gayet de iyi bilir zira.

İşte böyle dağ ayılarıyla karşılaştıktan sonra Erenikom yine cenneti vaad etmiş gibi geliyor bana. Şimdi ben bunlarla aynı coğrafyada doğup büyüyen, aynı gezegende nefes alan, canım istemiyor diye yapmadığım temizliği yapan, diyete başladım diye benimle salata yiyen, ısrarla izlediğim “Aşk-ı Memnu, Hatırla Sevgili, Friends, HIMYM, Çalıkuşu” gibi dizilerin her repliğini benimle birlikte öğrenip üstüne bir de hangi sahne diye soran, oyun oynarken uyumaya gittiğimde öpmedim diye oyunu yarıda bırakıp beni öpmeye gelen, durduk yere beni ne kadar çok sevdiğini söyleyebilen ve bunu ısrarla yapmaktan hiç çekinmeyen, hiç sevmediği halde sırf ara öğün diye yanına koyduğum ve yemesini rica ettiğim muzu yiyen, yıllardır içtiği sigarayı, çayına attığı şekeri bırakan ve bunların daha nicesini de yaparken gram mecburiyet hissetmeyen, hissettirmeyen bir adamı vıcık vıcık sevmeyeyim de ne yapayım? Yeni Türkü’nin de dediği gibi gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden, ağlamak istiyorum. Ama bunlarla sınırlı mı? Tabii ki değil! Mesela yemekten hemen sonra masayı toplamasına sinir oluyorum. Yahu bekle 2 dakika midemdekileri sindireyim, annemle mi evlendim nedir?! Sonra böyle tam bir şey anlatıyorum, pat diye lafımı kesiyor, ya sabır, yahu sussan, o lafa girmesen zaten sorduğun sorunun cevabı gelecek! Neymiş efendim, cevabını vereceğimi hissetmiyormuş. Sonra bir şey anlatıyorum mesela, neymiş çok fazla tepki vermişim, biraz daha kontrollü olabilirmişim. Biraz daha kontrollü olmak istesem olurdum değil mi ama? Tam böyle kalp atışlarım hızlanıyor, sinir hücreleri beynimde dans ediyor aha şimdi bağırıcam dediğim anda bir gülme geliyor. Çünkü tüm bu gıcıklıkları yaparken de adamda garip şebek bir yüz ifadesi oluşuyor. Başkası yapsa rahat rahat sinirlenemediğim için iyice çıldırırdım da işte Ereniko da öyle olmuyor, başlıyorum gülmeye. Ve işte yine tam da bu sebepten aşkın tam olarak da böyle bir şey olması gerektiğini anlayıp tekrar baştaki halime dönüyorum.

Yarın itibariyle evliliğimizin 1 yılını tamamlıyoruz. Erenikocum eğer sen de hazırsan, daha nice kez tüm o dizileri yanında tekrar ve tekrar bitireceğim, yemekten hemen sonra ortalığı toplamayacağım, yanına geldiğimde bıcır bıcır olur olmadık her şeyi anlatacağım, kilomdan şikayet ederken yine de çikolata yemekten vazgeçmeyeceğim, sen beni ne kadar beğendiğini anlattığında yalandan inanmayacağım, azıcık içki içinde fizik profesörü moduna gireceğim, camdan her baktığımda gördüklerimin uçak değil UFO olduğunu iddia edeceğim, bir sorun yoktur inşallah?!

Şimdi ben yarın için hazırlanmaya başlayayım en iyisi, güzelleşeyim biraz. Beni özleyin e mi? Arrivedarçiiiiii!

Reklamlar

Kasım’da iş başkadır!

Selamlarrrrr. Uzunca bir zamanın bunalımından sonra size güzel haberler vermeye hazırım sevgili dostlar. Malumunuz birkaç aylık işsizlik sürecim bana bir ömür gibi gelmiş olduğundan ve sizlere de hayatı zindan etmeye başladığımdan mütevellit biraz gergin bir süreç geçirmiştim. “Aa ne oldu ben kaçırmışım” diyenler buyursun linke de tekrar anlatıp can sıkmayalım. Neyse efendim, Erenikonun telkinleri, dualar, evrene gönderilen güzel mesajlar falan derken sonunda beklenen oldu; ev hanımlığından istifa ettim, işe başlıyorum!!!!

post-25059-Rachel-YEAH-Chandler-NO-friend-BITY.gif

Artık tam tüm görüşmelerden ümidimi kesmiş, tamam ya kariyerime her zaman da istediğim gibi ev hanımı olarak devam ederim ben de demeye başlamıştım ki o beklenen habere kavuştum neyse ki. Ama bu demek değil ki bundan bi süre sonra vay efendim ne de yoruldum, aman efendim kendime vakit ayıramıyorum demeyeceğim. Tabii ki de diyeceğim. İnsanın doğasında var bu, valla bak.

anigif_enhanced-buzz-32702-1387568237-26.gif

Şimdi “hayır ya sen şikayet etmeye programlanmışsın” diyecek olursanız; az biraz empati be kuzucuklar. Yaklaşık 4 aydır televizyonda TV2 (haber yayını yok çünkü) , bilgisayarında kariyer.net açık olunca haliyle insan tembelliğe alışıveriyor. Hayır en kötüsü de, şu 4 ay boyunca sabah 7’de uyanan ben, işe başlayacağım belli olduğundan beri uyumalara doyamadım, aferin bana! İşin goygoyu bi yana, ne kadar belli edemesem de uçuş uçuşum tahmin ettiğiniz üzere. Bu süre zarfında bana destek olan herkese çok teşekkür ederim, cansınız!


16 Kasım Çarşamba günü iş başı yapıyorum; çiçeklerinizi, çikolatalarınızı ve bilumum yeni iş hediyelerinizi bu tarihe göre gönderebilirsiniz 😀 Hadii şimdilik çüüüzzzz

Bir Zeytinyağı Hikayesi

Selamlar sevgili okur. Umarım keyifler pek bir yerindedir ve bir Cumartesi akşamını benim gibi evde geçirenlerden değilsinizdir. Öyle bile olsa tadını çıkarın. Son yazıdan bu yana hayatımda eğlenceli bişeyler olsun da bloga yazayım diye beklerken bu öyle güzel bir şey oldu ki anlatamam!!!

O halde biraz flashback ile başlayayım yazıya. Vakti zamanında ben mini minnak bir çocukken bile en büyük sıkıntım kulaklarımdı. Yok öyle kepçe, büyük falan gibi gelmesin aklınıza, benim kronik olarak kulaklarım ağrırdı. Gecenin bi yarısı ben feryat figan ağlayınca da can babam apar topar götürür doktora, geçirirdi ağrıyı. Gel zamaan, git zamaan gerek vertigosu, gerek ağrısı derken bu durum hep devam etti. Neyse işte ben geçenlerde meğerse duyma engelli olduğuma derken çok korkunç bir rüya gördüm ve etkisinden çıkamadım sayın okur. Rüyandan banane deme nolur, bugün yaşadığım korkuyu anlaman için söylüyorum.

Menemen mi yapsak?!

Gelelim bugün yaşadığım duruma ve anlattığım bir ton olayla ne ilgisi olduğuna. Bu sabaha karşı yine o ağrı baş gösterdi. Hayır yani çocukluktan gelen bir koku, bir ses, efendime söyleyim bir anı yaşadığında duygulanırsın falan dimi; ama söz konusu olan anı bir ağrıysa eğer, çocukluğunla tek bağlantısı ısrarla edemediğin küfür bile sayılmayan o sözler oluyor haliyle. Tabii sabah ben uyuyamayınca Erenikom da sabahın köründe uyanıverdi tabii ve her hastalıkta yaptığı gibi saniyede 15 bin kez doktora gidelim diye tutturdu. Ama sorun şu ki ben azıcık doktordan korkan bir insan evladıyım. Dolayısıyla biraz daha babaanne çözümleriyle ağrıyı dindirmek taraftarıyım. Bakmayın her konuda pek bir açık fikirli, efendime söyleyim modern bile sayılabilirim; ama söz konusu olan hastalıksa canını seveyim koca karı yöntemlerinin. Neyse Google amca’ya “kulak ağrısına ne iyi gelir?” dediğimde bana her evde bulanan ve resmen her derde deva olan “soğan, sarımsak ve zeytinyağı” üçlüsünden bahsetti.

Ama bu esnada benim ne kadar babanne olduğumdan ziyade mühendis olan kocamın girdiği tripler görülmeye değerdi. Adam sonuçta balık doktoru amma velakin benim balık olmadığımı anlaması sanırım biraz zaman aldı. Önce soğanı ezip suyunu kulağıma damlatmaya başladı ama soğandan mı yoksa adamın elinin ayarından mı bilinmez, ağrı geçmedi. Bu sefer de birkaç dala zeytinyağını kaşıkta ısıtıp, oda sıcaklığı kıvamındayken yine kulak içine damlatıverdi. Neyse ki bu işlemden hemen sonra ağrı anında kesildi de Erenikonun “yumurta da kırıp menemen yapma” esprileri de kısa sürdü. 🙂

Gerçi şu anda sağ kulağım uğultu ve çınlamalarla kendi cumhuriyetini yaratmış olsa da zeytinyağı sağ olsun, buna da şükür diyorum. Siz kendinize uygular mısınız bilmem, ancak bizzat tecrübe ettiğimden mütevellit yine de anlatayım istedim. E haydi o halde, bol zeytinyağlı, sıfır ağrılı hafta sonlarınız olsun. Çüüüüüzzzzz!

 

 

Sorun bende değil, şirketlerde!

Selamlar sevgili okur. Hazırsanız bu yazıda da içimi döküp rahatlamak niyetindeyim. Durumu baştan söyleyeyim de sonra “vay efendim hafta sonuna 1 kala içimizi kararttın, gudubet kadın” demeyin bana.

Şimdi yarın nerdeyse hepiniz çalıştığınız yerlerin “Free Friday” görsellerini paylaşıp, inanılmaz mutlu olacaksınız ya, işte o esnada ben de Instagram story’i izlemeden geçiyor olacağım. Yok merak etmeyin, katiyen hasetim size değil; tamamen iş dünyasına. “Bu iş dünyası sana ne etti?” diyebilirsiniz. “Bir önceki çalıştığın yerden ayrılmak için bir tarafını yırtıyordun, sürttü mü burnun?” diye de sorabilirsiniz; ancak yapmayın. Çünkü neden? Az önce bizzat benim de bahsettiğim gibi azıcık ucundan gudubetlik var ruhumda. Neyse içimi dökmeye başladığıma göre gelin asıl meseleye geçelim: İstanbul’da iş yok sayın arkadaşlarım. Hepsinin köküne kıran girmiş.

işsizlik.gif

#sucukisbulsun

Malumunuz 1,5 – 2 ay kadar önce Türkiye’de kalıcı olacağımızın kararını almıştık Ereniko’yla. Haliyle bu andan itibaren de iş arayışım başlamış bulundu. Sezon kapalı dedik, Pendik uzak her yere başvuramıyorum dedik, ancak artık bahane kalmadı. Sanıyorum ki hayatımda hiç söyleme fırsatım olmayan cümle burada devreye girmişti; “Sorun sende değil bende!” Bakın özgeçmişim ortada, 10 yıllık çalışma hayatımın olmadığını, MBA yapmadığımı, 26 yaşında olduğumu falan hep görebiliyorsunuz orada. Ama buna rağmen şirketlerin el birliğiyle yaptıklarını gördükten sonra kendimi inanılmaz beceriksiz ve işe yaramaz hissetmeye başlamıştım ki derdime her zamanki gibi Erenikom yetişti. Peki şirketler ne yaptı da depresyona girdin diyecek olursanız memnuniyetle anlatayım. Son 4 hafta içerisinde, bayram dönemi hariç, Mopsan, Eleman.net, Doğuş Kozmetik, Bureau Veritas ve Meal Box gibi öyle çok da kurumsal olmayan bir takım firma ile görüşme halindeydim. Hatta öyle çok gidip geldim ki bu şirketlere bir maaşa bağlamadıkları kaldı. Mesela Doğuş Kozmetik; pazarlama müdürü pozisyonu için başvurdum çünkü toplam 5 yıllık iş tecrübesi talep etmişler, ki bende de var bu. Neyse gittim adam yaşımın genç olduğundan, daha önce müdürlük yapmadığımdan bahsetti. Tüm kibarlığımla bunların zaten CV’mde yazdığını, belki detaylı incelemediklerini söyledim. Aradan 2 hafta geçti 2. görüşmeye çağırdılar, gittim. 2 gün içinde yanıt vereceğiz dediler, 1 hafta oldu. Sonucu tahmin edemeyen?

giphy.gif

Keza Meal Box da kesinlikle 2. görüşme için dönüş olacağını söyleyip, ben durumu sorunca da ” aa biz başkasıyla devam ettik amaaa” diyen bir yer. Yahu oturmaya doğru düzgün koltuğunuz yok, ama 2. görüşme için millet ağzınızın içine bakıyor, bu nasıl bir iş ahlakıdır?!

mülakat sonucu.gif

Şimdi el insaf sayın okur, ülkenin yarısıyla aynı mesleğe sahip oluşuma mı kızayım, iş bulmadan istifa edişime mi yoksa şirketlerin bu insan dışı işe alım süreçlerine mi? Erenikoma kalsa hiçbirine kızmayıp işsiz takıldığım günlerin tadını çıkarmam gerekiyor. Kendime vakit ayırmam, kafayı dinlemem falan. N’apalım arada koca sözü dinlemek lazım, hem belki ben iş aramayı bırakırsam iş gelir beni bulur; kaçan kovalanır hesabı.

Ne dersiniz, çalışmaya alışan her bünye fazla tatil görünce böyle işe yaramazlık duygusuna mı kapılır yoksa biraz şımarıklık mı bu yaptığım? Ben bu cevabı düşünedururken siz de güzel fotolar atın da beğeneyim azıcık, moralim yerine gelsin. Hashtag veriyorum : #sucukisbulsun

Haydiin çüüüüzzz!