Jeopolitik Konum Anlayışımız Neydi, Ne Oldu?

Selamlar sevgili okur. Çok zamandır blogu, seni ve hatta kendimi ihmal ettim, kusura bakmayın e mi? Bugün oldukça karmaşık duygularla açtım blogu. Böyle hani insanın içinde endişemsi gibi ama heyecanla karışık, evham tozu serpiştirilmiş bir yürek çarpıntısı olur ya, heh işte tam olarak ruh halim o modda. Yeni bir işe başlayacak olmanın verdiği heyecan, meşhur İstanbul depreminin getirdiği endişe ve korku ile birleşiyor. Üstüne ülkemizde ve dünyada olup biten tüm doğal afetler de eklenince ne hissedeceğimi bilemeden günleri geçiyorum.

Normalde susuz kalma, kapalı alanda kalma, aileyi kaybetme, kalabalığın arasında kalma gibi korkularım olsa da hatta ve hatta o durumlarda kalınca ya da o durumları düşününce bile nefesim kesiliyor olsa bile panik ataklık bir durumum olduğunu sanmıyorum. Lakin bir de üstüne deprem korkum eklendi. Kaldı ki ben öyle büyük depremleri bizzat yaşamadım ya da hiçbir yakınıma deprem sebebiyle veda etmedim. Ama buna rağmen sürekli Kandilli’nin sayfasını yenileyip duruyorum. Malum ben Kurtköy’de, ailem de Bahçelievler’de yaşadığı için, bahsi geçen 7,5 şiddetinin oraları yerle bir edebileceği ve hatta köprüye de zarar vermesi halinde oraya gidemeyeceğim düşüncesi beni yerle bir ediyor. Ama Erenikonun da söylediği gibi; iyi düşünelim iyi olsun. Da, iyiyi düşünsem bile sürekli yenilediğim Twitter malum, tam bir acı haber yuvası. Tüm bu korkular, olup bitenler, ölüp gidenler, yardım bekleyenler derken bir de bir güruh var ki beni çileden çıkartıyor.

  • Doğal afeti de mi hükümet yaptı? 

“Ohaa, çok mantıklı. Ben de hükümet yüzünden oldu sanıyordum, dur hemen suçlamayayım. Özür dilerim hükümetciğim.” Bu savunmayı yaparken gerçekten bu cevabı alacağınızı falan mı sanıyorsunuz. Sizin gözünüzde doğal afet yaratacak etkide olabilir o şahıslar, lakin o iş öyle değil. Fay hattı üzerinde oturduğumuzu artık 3 yaşındaki bebeler biliyor mu? Evet. Deprem öncesi binaların, hasarlı tüm yapıların yenilenmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor mu? Evet. Bunun için 2000 yılından bu yana Özel İletişim Vergisi ödüyor muyuz? Evet. Karayipler’de 7.7 şiddetindeki depremde çok şükür can kaybı yokken, bizim topraklarda ajansların açıkladığı ölü / yaralı sayısına bile “kesin saklıyorlar” şüphesiyle yaklaşıyor muyuz? Evet. O halde yine bizim vergilerimizle yaşayan, görevi bizim can ve ruh sağlımızı korumak, düzenimizi sağlamak olan, sadece ve sadece bunun için para alan insanlardan hesap sormayıp ne yapalım anamıza babamıza mı soralım? Yoksa dış mihraklara mı soralım bizim binaları güçlendirmedi, çarpık kentleşmeyi, ayarsız nüfus artışını falan kontrol altında tutamadılar diye kimi suçlu bulalım? Bunca yıldır topladığınız deprem paraları nerede diye kime soralım? Şirket batarsa suçlu Genel Müdürdür. Ülkede bir insanın eli kanasa ve bu devlet önlem almadı diye olduysa suçlu hükümettir!

  • İmamoğlu da tatile gitmiş!

Bahsi geçen isim İstanbul şehrinin belediye başkanı. Yetkisi falan her şeyi belli. Evlatlarını tatile götürebilen bir baba. Ondan mütemadiyen duyar bekleyen insanlar belli ki Ekrem başkana en az bizim kadar umut bağlamış. Ama yapmayın arkadaşlar ya, her şeyi bekleyebileceğiniz kişiler Haluk Levent, Ekrem İmamoğlu ya da Cem Yılmaz değil. Sizi yönetenlerin en başındaki, en yetkili olan grup var ya; heh işte onlardan; yani AKP hükümetinden bekleyeceksiniz. Çünkü tek devlet, tek millet diye diye tüm yetkiyi tek adamda topladınız ya, işte o yüzden o adamdan bekleyeceksiniz. Bu kadar şaşırtıcı olmamalı bu. İsteseniz de böyle istemeseniz de. Günün birinde her şeyi çözmesi gereken Ekrem İmamoğlu ve ekibi olur, işte o zaman “ama” larınızın arkasını rahatça doldurursunuz.

  • Ay lütfen bu durumda bile siyaset yapmayalım! (…)

Pardon? Siyaset yapmayalım diyemezsin kardeşim. Eğer ülkede attığın her adımın siyasi bir etkisi oluyorsa, senin yüzünden ya da değil ama olup biten her şeyin, ölüp giden herkesin arkasında pis gülüşleriyle siyaset beliriyorsa sen de siyaset yapacaksın. Aman sana bir şey olmasın diye fikirlerini gizliyorsan ve düzene karşı çıktığında başına gelecekleri biliyorsan da üstelik, iki yüzlünün önde gidenisin demektir. Siyasi düşünemeyene sözüm yok zaten, benim sözüm ötekilere. Hani şu işine geldiği gibi davrananlara. Yoksa ben de isterdim tek derdim bugün nereye gideceğim, ne giyeceğim, ne yiyip içeceğim, hangi arabayı alacağım diye düşünmeyi ve salondaki sehpa halı ile uyumlu değil diye kocama trip atmayı. Yok, ya ben bunları istemezdim, hamurumda yok; ama haftada 4 gün, günde 6 saat çalışmayı, çöp rezervlerimiz bitti diye üzülmeyi, haber bültenlerinde diğer ülkeleri izleyip anlam verememeyi, derslerde öğrendiğim enflasyonun reel hayattaki etkilerinin ne olduğunu bilmemeyi, yüz kızartan suçlar karşısında sokaklara dökülmeyi; çünkü milletçe bunun benim ülkemde gerçekleşmiş olmasını hazmedememeyi, devlet kartından kendine 3 liralık çikolata aldı diye istifa eden bir milletvekilinin aksini yapabileceğini düşünememeyi, konusu çocuk gelinler, tecavüzler, faili meşhul cinayetler olan; devletin yaptırımları ve hatta yer yer korumaları sebebiyle tüm bunların normalleştiği olan şeylerin ancak psikolojik gerilim filmlerinde olabileceğini düşünmeyi isterdim. Ben de isterdim tüm bunları, arada bir 7 şiddetinde olan depremlerin bırakın can kaybını, bir bardak kırmayacağını bilmek ama yine de sallanmış olmaktan dolayı korkmak isterdim. İsterdim ama jeopolitik konumunu sevdiğimin ülkesi ve parmak uçlarıyla etrafındaki boka basmadan yürümeye çalışan, gözümde baştan ayağa boka batmış insanlar yüzünden tüm bunları düşünemiyor, konuşamıyorum. O yüzden vaktinden önce yaprak düşse, çevreye verdiği zararlardan, verenlere ağır yaptırımlar uygulayamadığından tabii ki de hükümeti sorumlu tutar, siyaset yaparım.

Siz aman sorgulamayın, Allah muhafaza gözünüz açılır, neme lazım başkanınıza karşı gelirsiniz falan, biliyorsunuz cezası 1000 falakadan başlıyor. Şaka şaka falaka değil ama 1 yıldan başlıyor valla. Şu saçmalıklar hayatınızı kurtarabilir o durumda.

Bu yazıdan rahatsız olup, bana dava açan da FETÖ’cüdür hadi bakalım!

Kapiş? 🙂

 

 

Bir Zeytinyağı Hikayesi

Selamlar sevgili okur. Umarım keyifler pek bir yerindedir ve bir Cumartesi akşamını benim gibi evde geçirenlerden değilsinizdir. Öyle bile olsa tadını çıkarın. Son yazıdan bu yana hayatımda eğlenceli bişeyler olsun da bloga yazayım diye beklerken bu öyle güzel bir şey oldu ki anlatamam!!!

O halde biraz flashback ile başlayayım yazıya. Vakti zamanında ben mini minnak bir çocukken bile en büyük sıkıntım kulaklarımdı. Yok öyle kepçe, büyük falan gibi gelmesin aklınıza, benim kronik olarak kulaklarım ağrırdı. Gecenin bi yarısı ben feryat figan ağlayınca da can babam apar topar götürür doktora, geçirirdi ağrıyı. Gel zamaan, git zamaan gerek vertigosu, gerek ağrısı derken bu durum hep devam etti. Neyse işte ben geçenlerde meğerse duyma engelli olduğuma derken çok korkunç bir rüya gördüm ve etkisinden çıkamadım sayın okur. Rüyandan banane deme nolur, bugün yaşadığım korkuyu anlaman için söylüyorum.

Menemen mi yapsak?!

Gelelim bugün yaşadığım duruma ve anlattığım bir ton olayla ne ilgisi olduğuna. Bu sabaha karşı yine o ağrı baş gösterdi. Hayır yani çocukluktan gelen bir koku, bir ses, efendime söyleyim bir anı yaşadığında duygulanırsın falan dimi; ama söz konusu olan anı bir ağrıysa eğer, çocukluğunla tek bağlantısı ısrarla edemediğin küfür bile sayılmayan o sözler oluyor haliyle. Tabii sabah ben uyuyamayınca Erenikom da sabahın köründe uyanıverdi tabii ve her hastalıkta yaptığı gibi saniyede 15 bin kez doktora gidelim diye tutturdu. Ama sorun şu ki ben azıcık doktordan korkan bir insan evladıyım. Dolayısıyla biraz daha babaanne çözümleriyle ağrıyı dindirmek taraftarıyım. Bakmayın her konuda pek bir açık fikirli, efendime söyleyim modern bile sayılabilirim; ama söz konusu olan hastalıksa canını seveyim koca karı yöntemlerinin. Neyse Google amca’ya “kulak ağrısına ne iyi gelir?” dediğimde bana her evde bulanan ve resmen her derde deva olan “soğan, sarımsak ve zeytinyağı” üçlüsünden bahsetti.

Ama bu esnada benim ne kadar babanne olduğumdan ziyade mühendis olan kocamın girdiği tripler görülmeye değerdi. Adam sonuçta balık doktoru amma velakin benim balık olmadığımı anlaması sanırım biraz zaman aldı. Önce soğanı ezip suyunu kulağıma damlatmaya başladı ama soğandan mı yoksa adamın elinin ayarından mı bilinmez, ağrı geçmedi. Bu sefer de birkaç dala zeytinyağını kaşıkta ısıtıp, oda sıcaklığı kıvamındayken yine kulak içine damlatıverdi. Neyse ki bu işlemden hemen sonra ağrı anında kesildi de Erenikonun “yumurta da kırıp menemen yapma” esprileri de kısa sürdü. 🙂

Gerçi şu anda sağ kulağım uğultu ve çınlamalarla kendi cumhuriyetini yaratmış olsa da zeytinyağı sağ olsun, buna da şükür diyorum. Siz kendinize uygular mısınız bilmem, ancak bizzat tecrübe ettiğimden mütevellit yine de anlatayım istedim. E haydi o halde, bol zeytinyağlı, sıfır ağrılı hafta sonlarınız olsun. Çüüüüüzzzzz!