Geri Sayım Sancısı

-> Yazıyı bu şarkı eşliğinde okuyabilirsiniz

Nostalji her ne kadar romantik olarak adlandırılsa da bittabi ki bizden önceki nesillerin de katlanmak zorunda kaldığı çok fazla siyasi kaos vardı. Tüm dünyanın yükünü neslimizce çekiyoruz diyemem; ama kolay zamanlarda yaşamadığımızı da söylemek çok zor değil. Ben yurt dışında da bir süre yaşamış, başka topraklardaki karışıklıklara da tanık olmuş birisiyim. Her ne kadar ülke gidişatından mutlu olmasam da ülkem için kalkıp tü kaka demem, diyemem. Ama artık tüm bu yaşananlar çok zor gelmeye başladı.

Birden bire Devlet Bahçeli’nin “erken seçim” haykırışları kapattı önce gündemi. Sonra hoop cumhurbaşkanı tamam kabul ediyorum, hodri meydan dedi ve düello savaşçıları yerlerini almak için imza toplamaya başladı. Selahattin Demirtaş, Meral Akşener, Doğu Perinçek, Temel Karamollaoğlu, Muharrem İnce ve tabii ki Recep Tayyip Erdoğan adaylıklarını açıklayıp gerekli çalışmalara başladı. Ama her şey olması gerektiği gibi mi ilerliyordu? Hayır elbette.

Selahattin Demirtaş hala hapiste ve seçim hazırlıklarını bu şekilde yönetiyor. Görüşlerini ve tutumunu sevmek zorunda değiliz hiç kimsenin, ama bir insan hapisteyken cumhurbaşkanlığına aday olması mı adil değil; yoksa aday olduğu halde içeride tutulması mı? Eğer olur da bu ülke cumhurbaşkanı olarak onu seçerse nasıl bir sürece girilir kimse bunu düşündü mü? Yoksa “bakın, onlara da özgürlük tanıyoruz, ama bizim özgürlük anlayışımızla” düşüncesini göstermenin bir yolu mu?

Doğu Perinçek ve Temel Karamollaoğlu için söyleyecek zaten çok da bir sözüm yok. Benim dikkatimi çeken; öncelikle bir kadın oluşu ve sağlam duruşu ile Meral Akşener ve yıllardır sempatizanı olduğum Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Muharrem İnce. R.T.Erdoğan bir mitinginde Meral Akşener için “Fetöcü bunlar” diyor ve karalama kampanyası anında başlıyor. Ve Meral Akşener ise kendi mitinginde çok sevdiğim “eli maşalı kadın” üslubuyla (Ne yazık ki bizim ülkemizde kadınların da tuttuğunu koparabilmesi için biraz eli maşalı olması gerekiyor; buna sanırım ben de dahilim) “Benim 7 sülaleme baksınlar, böyle bir durum varsa bugün istifa ederim; asıl meclis başkanı ve bakanlara sormak lazım neden sizin damatlar hep Fetöcü diye? Haa bir de fakiri de değil, hepsi zengin bu damatların!” diye naçizane cevabını veriyor. Bu esnada Muharrem İnce de tüm naifliği ve zerafetiyle rakibi savunuyor ve “Meral Akşener fetöcü değildir, ben kefilim” diyor.

Recep Tayyip Erdoğan içinse “ne enerjiymiş?!” demek istiyorum. Ben onun yerinde olsam çoktan emekliye ayrılmış, çoluk çocuk dünyayı geziyor olurdum. Ama kendisi garip bir enerji ile hala bağırıyor, hala negatif ve hala birilerini birilerine kötüleyip duruyor; ne büyük yanlış.

Adayların şu anki durumları baz alınınca Meral Akşener, Muharrem İnce ve R.T. Erdoğan’ın en güçlü 3 aday olduğunu görmek mümkün. Peki CHP ne oldu da partinin en cevval, en akıllı, en sözünün eri adamını uzun düşünceler sonunda aday diye çıkardı? Zira çoğu CHP’li bile Meral Akşener’i desteklemeye razıydı. Zaten R.T.Erdoğan dışındaki tüm adayların tavır ve üslupları çok ılımlı. Hepsi birbirini destekliyor, hakaret etmekten kaçınıyor ve adil bir seçim düzeni için çaba gösteriyor. Meral Akşener’in yabancı basın karşısında Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk halinin bitmesi gerektiğini düşündüğünü açıklaması ve bunu toplumun adalet anlayışı için önermesi bile oldukça yapıcı bir yorum. Şimdi gelelim sonuçlara; spoiler içermez elbette ki, zira kahin değilim. Ama bana göre ilk turdan çıkan sonuç R.T.Erdoğan ve Meral Akşener olacak. 2. tur esnasında ise hem Selahattin Demirtaş hem de Muharrem İnce tarafından Meral Akşener’e destek gelecek. Peki nihayetinde bir kez daha R.T.Erdoğan gelir mi? İşte bu bir tuzak soru. Eğer tüm seçim süreci ve sonrası gerçek adalet duygusu ile ilerlerse, hayır, gelmez. 15 yıl sonra giderse eğer, ekonominin çökeceği aşikar. Ama bu demek değil ki bir sonraki gelen yüzünden olur tüm bunlar, hayır, hazinenin durumu hali hazırda kötü olduğu için yeni gelen kim olursa olsun o büyük kriz ne yazık ki yaşanır. Şu anda durum farklı mı peki? Dolar tarihinin en yüksek oranlarına ulaşmış durumda. Ekonomi Bakanı bu yükselişi kabul etmek istemiyor, merkez bankası cumhurbaşkanı ile görüşüyor ve 4,50’yi bulan TL – Dolar kuru; 4,40’a iniyor. Benzinin litresi 6,26 TL’yi bulmuş durumda. Nihayetinde devlet işlerini devletin kendi adalet sistemiyle çözemediğimizden işimiz Allah’ın takdirine kaldı: Allah sonumuzu hayır etsin!


Uzun zaman sonra tekrar Twitter kullanmaya başladım. Gördüğüm şey ise sözünü sakınmadan ve “haksız” bir şekilde kimseyi hedef göstermeyen oyuncu Barış Atay’ın göz altına alındığıydı. Soma vahşetinin 4.yılında bir madenciyi acımasızca yerde tekmeleyen Yusuf Yerkel özür dilemiş. Barış Atay da özürler de dileseniz, yargılanacaksınız demiş. Şimdi bir insanın bir başka insanı; ki bu bir başka olanın suçunun delilleri bile mevcutken, yargıya havale etmesinde ne var değil mi? İşte Ahmet Hakan durumu öyle değerlendirmemiş. Aklı sıra köşesinde hem aşağılamış Barış’ı hem de Muharrem İnce ve Meral Akşener’e çağrıda bulunmuş : bunların haddini bildirin. Hayır Ahmetçim; mafya oluk oluk kan akıtacağız derken; R.T.E CB seçimlerinde AKP’ye oy verip, genel seçimlerde vermeyenler münafıktır derken; İzmir Anadolu lisesinin müdürü İzmir Marşını söyleyen mezunlarını susturmaya çalışırken; Samsun valisi 19 Mayıs geleneksel fener alayı ramazan ayına denk geliyor diye yürüyüşü yasaklarken; belgeleriyle kanıtlanan yolsuzluklar saklanmaya çalışırken; aydınlar, gazeteciler Fetö ile sözde ilişkilerinden dolayı tutuklanırken yazman gerekiyordu; bunların haddini bildirin diye! Ama yine bu üslupla, hedef göstererek değil; vicdanınla, adalet anlayışınla ve ahlaki kurallarınla. Her devrin adamı olmak büyük cesaret ister bence. Haz etmediğim birine sırf çıkarlarım uğruna ağam paşam çekemem ben; 3 kişinin okuduğu bu blogta bile kelimelerime dikkat etmeye çalışırken aman kimse kırılmasın diye; sen yüksek tirajlı bir gazetenin ve sosyal medyanın gücünü arkana alıp da insanları birbirine düşüremezsin. Nihayetinde devirler değişir; adalet duygusu baki kalır!

Hadi sağlıcakla.

Reklamlar

Bizi Hep Bu Havalar Mahvetti!

 

Yaşasın, yağmurun ferahlatıcı yüzü yine gösterdi kendini. Bilmem siz de aynısını hissediyor musunuz ama ben ne zaman yağmur yağsa içimde bir sakinlik, bir ferahlık hissediyorum. Çoğu insan, onlar gibi güneşli havaya istinaden yağmurlu havayı tercih etmemi garipsiyor gerçi. Ama bu biraz da şey gibi hani; güzel olanı herkes sever, önemli olan kötüyü de sevebilmek. Hem güneşli olunca hava, bir anda Yalın şarkılarına dönüyor gibi oluyor etrafım. Sonra bir bakıyorum etrafta ne plaj var, ne birbirinden güzel ablalar, abiler, ne de yüzü hep gülen o mutlu mesut insanlar. İnsanlar yine sıkkın, yine mutsuz, yine huzursuz. Hoş o güneşli günlerin tadını 1 hafta çıkarabilmek için sene boyunca katlandıkları işleri, ağız kokusunu çektikleri patronları ve sürekli kumpasa düşeceğini hissettiren iş arkadaşları olduğu sürece onlar da haklı. Evlerinin kredisini ya da kirasını, çocukların eğitim masraflarını, ayda bir defa gidilen ve işte bu yüzden de özenle seçilen sinemanın parasını, ay sonuna dek aç ve açıkta kalmadan mutfağı doldurabilmenin derdini tasasını hiç saymıyorum bile. O yüzden işte hava kötü olunca, sanki insanlar tüm bu sorunların sebebi olarak hemen yağmuru suçlu gösteriyormuş gibime geliyor. Trafik olur sebebi yağmur, ayrılık olur sebebi Sonbahar, planlanan görüşmeler olur sebebi “kötü hava koşulları” Halbuki çocukken kar tatili yapıldığında okula gitmeyeceğimden ziyade kar oynayacağım için sevinirdim ben, bence diğer her çocuk gibi. Bir de sürekli bir romantizm yükleme çabaları şu güzelim soğuğa, yağmura. Bence yağmur romantiklikten ziyade hırçın ve hiddetli. Sanki damarına basmışlar da önce buz kestirmiş ortalığı; “bakın bu size ilk uyarım” dercesine. Sonra da yağmaya başlamış gibi son, damlasını akıtırcasına, öfkeyle. Ekmek teknesi deniz olanların çektiği sıkıntıyı hesaba katmazsak, yağmur en çok denize yakışır zaten. Dalgalar kıyıyı yağmalarken yağmur da hani sessizce iner ya denizin yatağına, işte o esnada içimdeki tüm öfkeyi boşaltabilecek gücü kendimde bulabilirim. Belki de bu yüzden hava ne zaman bozsa eve kapanmak yerine, deniz kıyısında ıslanmayı tercih etmişimdir. Ama o kadar hiddetlendikten ve gerçek gücünü herkese hissettirdikten sonra etrafa bıraktığı o tertemiz çim ve toprak kokusu, denizlerin bir anda gelen durgunluğu ve güneşi görüp kendini ortalığa salan gökkuşağı; huzur değil de nedir?

Yağmurlu havalarda içi kararanlar; zaten sıkkın olan canlarına bahane bulanlardır bana göre. Ama yağmur berekettir, ferahlık ve sakinliktir. Etrafa korku salan en gaddarın dahi bir gün yerini aydınlığa bırakacağının umududur yağmur. Yeter artık, n’olur, tamam; dediğin, o canına tak etmiş olan anda bile gökkuşağının 7 renginde bulacağın huzurdur. Öfkene, hırçınlığına bulduğun bahanedir. Bohemliğindir yağmur. Avrupa’dır, Ekvador’dur, yağmur ormanlarıdır. İstanbul’un en güzel baharıdır yağmur, Anadolu’nun bereketi, Afrika’nın bir damla suyu ve susuzluğudur.

Biz insanlar başımıza gelen her şeyin suçlusu olarak başkalarını görmeye göre programlanmışız belki de. Her zaman en iyi ve en doğru biziz ve geri kalan her şey ama her şey bize komplo kuruyor. Düğün fotoğraflarımı paylaştığım Facebook hesabımı CIA izliyor; müdürüm bana zaten takık; ben çok çalışıyorum ama hakkımı vermiyorlar; zaten ne zaman yola çıksam trafik olur; bu kadar yağmur yağdığı için de Ankara’yı sel götürdü! Hayır canım; bırak CIA’i, MİT’i; daha aynı şirkette çalıştığın çoğu insan bile senin varlığından haberdar değil. Gerçek anlamda çok çalışkan olup hakkını vermeyenlerin ağzını yırtma; trafiğe çıkmadan önce navigasyondan kontrol etme hakkın var. Ankara mevzuuna hiç girmiyorum; ben alt yapı derim, sen anla. Yani işin özü kimse senin mutsuzluğun için yapmıyor planlarını, belki acı gelecek ama 6 milyar nüfusun olduğu ( ki ben uzaylılara da inanıyorum; o durumda rakam daha da büyük elbet ) bir evrende 5.999.990 kişinin gerçek anlamda umurunda bile değilsin! İşte bu sebepten o sürekli aradığın mutluluk için temel kural; hayatında olanlar için başkalarını suçlamayı bırak artık. Kendi suçunu ya da hatanı bir an önce bulursan; çözüme ulaşman da bir o kadar kolay olacaktır. Naçizane 2. önerim ise geçmişinden kaçmayı ya da kendini unutmak için zorlamayı bırak bence. Şu anda sahip olduğun her şey geçmişinin bir eseri, ama sahip olamadıkların geçmişinin değil; şu anda denemiyor olmanın suçu.

Ben şimdi loto çıkmadığı için zengin olamadığıma ve Avrupa pasaportum olmadığı için Türkiye’de kalmak zorunda oluşuma bir de üstüne başkalarının ısrarla aynı adama oy verdiği için onun yüzünü görmeye mecbur kalışıma dövünüp gelicem.

Beni özleyin kendinizi de öyle çok yormayıın! Tamam?

Aşk Uğruna Ünlü Oldum!

Bu bir aklıma gelenin başıma geldiği, yapmam dediğimi yine nasıl yaptığımın hikayesidir sayın okur. Malum beni bilen bilir bugüne dek “hayatta olmaz” dediğim ne varsa tek tek tecrübe ettim. Ben de bu makus talihimi en son İstanbul’da yaşamam derken yendiğimi düşünmeye başlamıştım ki kazın ayağı öyle değilmiş. Ben işsiz kaldığım dönemlerde nedendir bilinmez henüz Netflix ile tanışmadığımdan ve haber yayınlanmıyor diye deli gibi Teve2 izlemeye başlamıştım. Tabii buna Ereniko’yu da alıştırdım ve onun da iş dönüş saatlerine denk gelen Kelime oyunu ve akabinde kanıt resmen en büyük eğlencemiz oldu o dönem. Neyse günlerden bir gün baktım Ereniko çok iyi yarışıyor ekran karşısında, onun adına form doldurdum. Neden benim katılmadığımı sorunca da Erensu durur mu yapıştırmış cevabı “ben senin menajerin olucam, üzerinden çok para kazanıcam, çoook”

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve Ereniko o beklenen telefonu aldı. Kelime oyununda yarışmacı olacaktı ve tabii ki ben de menajerlik hedefime adım adım ilerliyordum. Neyse biz stüdyoya gittik diğer yarışmacılar da geldi ama 1 kişi eksik, gelmedi. Biri Amerika’da, diğeri İngiltere’de yaşamış ve Yunanistan’da tanışmış bir Eren – Erensu çifti Ali İhsan Beyle ekibinin dikkatini çekmiş ola ki (Bakmayın burada şaşkınlık ifadesi kullandığıma, biz düğün alışverişimizde bile sırf bu hikayemizden ve elbette müthiş uyumlu bir çift olduğumuzdan deli indirimler almış insanlarız. 🙂) beni de dahil ettiler yarışmaya. Ben kamera arkasında olucam diye, biraz da hala ameliyatın etkilerinden tüm salaşlığımla gitmiştim oysaki; bir de ünlü mü olacaktım?!

Yarışmaya kalmış 15 dk beni saç ve makyaja alıyorlar, tabii vücut ağırlığımın yüksek ölçüde saçtan oluştuğunu bilmiyor insanlar onlar ne yapsın 🙂 Neyse hazırlandım ettim derken girdik stüdyoya. Sanki 20 dk öncesine kadar Ereniko’ya sen aslansın, kaplansın diye gaz veren ben değilmişim gibi, bütün kelimeler uçtu aklımdan. İlk sırada Eren yarışırken aklımdan geçen tek şey “Allah’ım n’olur çok yüksek puan yapsın da kimse onu geçemeyeceği için ben de rahat rahat takılayım” idi. Güya blog yazıyorum, deli gibi kitap okuyorum ve her şeyden önce pazarlama işi yapıyorum, ama yok; rezil olma duygusu beynimi sildi attı sanki. Neyse Ereniko’mdan sonra yarışan kızcağız daha yüksek puan yapınca aldı beni başka düşünceler. Bir de malum ben gazla çalışan bir insan olduğum için kendi kendimi gaza getirmeye çalışıyorum; yaparsın Erensu ya neden olmasın, bak ekranda çok iyisin, az önce kocan da övdü zaten” diye; ama işte bu gaz faslını daha bitirememiştim ki sıra bana geldi! (Sçtık!)

Gözlerim bozuk olduğundan bir yandan gözleri kısıp, bir yandan da doğru mu acep, amanın yoksa rezil mi oldum duygularıyla Ali İhsan Bey’i yoklarken ( ki o esnada ikisinin de farkında değildim, ama televizyon dünyası çok gaddar a dostlar, her şeyi ayan beyan gösteriyor.) hoop korktuğum bir daha başıma geldi; nazarlara geldim. Yoksa “vazife”, “hunhar” gibi kelimeleri bilmemek başka bir şekilde açıklanamaz zannımca. Ama bak “cinsiyet” sorusu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yani o esnada belki de ameliyatın da hatırlatmaları olarak;  yumurtalık, sperm, hamilelik, gebelik gibi pek çok terim geçti aklımdan; ben  ne bileyim o kadar basit düşünmem gerektiğini. Neyse “tempoyu yine yakaladım, ohh kocamın öcünü de almak üzereyim, biz Erenleriz akıllım, kimse bizi yenemez” diye gaza gelmiştim ki; olmaz olsun öyle kupon daire! Belki de bugüne dek hiç öyle çok merkezi yerden ev aramak zorunda kalmadım, ondan mı bilemedim acaba bu terimi. Yani Pendik Kurtköy’de oturunca, neyin kupon dairesi Allasen? Bol miktarda kelepir var burada.

Sonuç olarak Erenikocumla ilişkimizi kameralar önüne de taşıyarak, farklı bir anıyı daha attık hafızaya. Ali İhsan Varol ve tüm ekibine teşekkür ederiz tekrardan, sizlerle tanışmak güzeldi! Hadi bakalım, adiooss!!!

PS: Sevgili yapımcı kardeşlerim; zayıflasan aslında size karı-koca bir seyahat programı yapalım diyorsun, duyuyorum; vallahi de zayıflarım, sen programın detaylarını anlat hele bi 🙂

Sıra Bana Geldi : Yürü Ya Kulum!

Bugün gözümü yine “gitme” isteğiyle açtım. Alelacele bavulu toplayıp önce Küba”ya gideyim istedim. Kalırız orada 1 – 2 ay nasılsa. Sonra Arjantin, Şili, Brezilya derken hoop ver elini Tayland. Tamam artık sıkıldım diyene dek böyle gezeriz, hatta çocukları da oralarda doğurup, bizim gibi gezgin yaparız. Kaldığımız süre zarfında tabii gönül ister ki bazı ünlü ablalarımız gibi çalışmamıza gerek olmasın ama valla garsonluk falan yaparım ben. Ama baştan söyleyim günde 4 saatten fazla çalışmam. Yani maksat yırtılan tshirtün, ayakkabının yenisi almak için bir de yemek yiyebilmek için paramız olsa yeter. Kuş tüyü olmasa da olur yani.

Erenikoya da söyledim hatta, verelim evleri kiraya, yiyelim paraları çatır çutur. Tabii benim mantık abidesi kocam hemen hatırlatıverdi; ama bizim hiç evimiz yoktu ki! Hatta sanıyorum ki; adam an itibariyle benim şizofren olduğumu düşünmeye başlamış bile olabilir. Ay hayır loto da çıkmıyor, bitcoin de düşüşte, insan soruyor tabii Allah’ım ben nasıl zengin olucam?!

Nooooooooo!

Sakın bana “çok çalışarak” falan gibi klişelerle gelmeyin. Zira ben denedim ya, o iş öyle olmuyor. Yıllardır çalış çalış bir hale geldim, bezdim valla ya. Lise ve üniversite zamanlarıma denk gelenler bilir beni, inanılmaz idealist ve anti-emperyalisttim. Şimdi şimdi anlıyorum, meğerse tüm olay ne denli ileri görüşlü olmamla alakalıymış. Gittim babamın gazına gelip işletme okudum ve kendimi özel sektörün kollarına bıraktım. Ya çocuğum, takip etsene sen ideallerini, gelmesene kapitalizmin oyunlarına. Üniversite bitince mesela, al bavulunu çık dünya turuna. Ama yoook, tüm okul hayatım boyunca (ve evet, üniversite de dahil buna) annemin ve sülalenin tüm kadınlarının “aman kimsenin elinden bişey yeme, içme” tembihlerine nail olunca gel de ikna et o anneyi. O ikna olsa diğerleri hemen dolduruşa getirir; aa duydun mu Süheyla ile Resul kızlarını tek başına dünyanın öteki ucuna göndermişler. Hadi o zaman yapamadın, bari şimdi yap değil mi ama? Al yanına hayatının aşkını da, gez karış karış dünyayı. Ama yoook; dünyayı gezmek yerine daha çok çalışıp, birbirimiz daha az gördüğümüz hayat şartlarını seçiyoruz ev, araba ve bir yığın eşya almak için. Fii tarihinde aldığım telefonun borcunu ödüyorum mesela şu anda, ya da evlenirken nasılsa Atina’da evimiz eşyalı öyle dertlerimiz yok dedikten tam 6 ay sonra almaya başladığımız ev eşyalarımızın kredisi de hala bir yük misali omzumuzda maşallah. Hal böyle olunca Ereniko da napsın, makul olmaya çalışıyor bana karşı. Zira ben tam bir Boğa kadını olduğum için bir yanım konfor için yanıp tutuşurken, bir yanım da özgür ruhun peşinde. Kaldı ki ben bile kendi içimde arada kaldım, o da haklı tabii.

Çok haklısın be Chandlercım!

Ay bir de dedim ya konforuma düşkünüm diye, ben öyle her yemeği yiyip, her koşulda uyuyabilen biri de değilim. Yani beni uyku tulumunda uyutabilmeniz için narkoz falan vermeniz gerekebilir, zira börtü böceklerle aramız hiçbir zaman iyi olmamıştır. Orman yürüyüşünden sonra bile hatur hutur kaşınan bir insan evladıyım neticede, gel de uyu öyle yerlerde. İşte o ev kirası tam olarak böyle zaman dilimlerinde geçerli. Yanii ille de 5 yıldızlı otel olmasın ama fareler de cirit atmasın mümkünse. Ama kararlıyım, şu borçlar bitsin bir de ev alcam, sırf kirasını dünyayı gezerken nam nam nam yiyebilmek için. Sonra da yazıcağım ilk yazının başlığını ekleyeceğim; Adios!

 

PS: Allah’ım n’olur parayı gitmek için kullanabilecek olan biz insancıkların dileklerini de tez zamanda gerçek eyle. Amin!