Her Şey Çok Güzel Oldu!

Ben size ne dediim, he ne dediiim? 🙂

Kokuşmuş siyasetçilerden, dışlanan üsluplardan, ötekileşen vatandaş olmaktan, eşini dostunu besleyip; saraylarda yaşayanlardan, emeğimizle sahip olduğumuz işleri ve kazandığımız paraları sanki kaşımız gözümüz hatırına veriyorlarmış gibi davrananlardan, farklı düşünen insanlara tahammül edemeyenlerden, her seçim sonrası kendi sevinç çığlıklarıyla bizleri nasıl rahatsız edebildiğini düşünmeden; dün sokaklarda gerçekleşen sevinci yadırgayanlardan, çalıp çırpmaktan değil de; biradan, şampanyadan, mini etekten, denize girmekten, kadın ile erkeğin el ele, yan yana olmasından rahatsız olanlardan, din ile siyaseti birleştirip kendileri dışında herkesin Allahsız olduğunu vurgulamaktan imtina etmeyenlerden, inancın kişinin içinde olması gerektiğini unutup; neden kapanmıyorsun, namaz kılmıyorsun gibi yargılayıcı dil ile konuşmayı kendine hak görenlerden, gülümsemekten korkanlardan, başımıza her gelen musibeti dış güçlere lanse edip; suçu asla kendilerinde aramayanlardan, cebine girecek 3 – 5 kuruş için çocuklarının ve torunlarının yaşayacağı toprakların ona buna satılmasına, eşe dosta peşkeş çekilmesine göz yumanlardan sıkılmıştık.

Her şeyin şeffaf olduğu, ödediğimiz vergilerle X vakfına bağış adı altına paralarımızın çalınmadığı, birilerinin saray masraflarının üzerimize yıkılmadığı, yurt dışına ihraç ettiğimiz sebzelerin “sağlıksız” olduğu için iade edilip, sonra da ucuza bizim sofralarımıza getirilmediği, kadınların ve çocukların rahatça hareket edebildiği bir döneme uyandık bugün. Umuyorum ki siyasete kazandırılan bu yeni kan, her birimize yeni bir nefes olur.

Nihayetinde bir vatandaş olarak birilerine hizmetkar değil, onların benim hizmetimde olduğunu fark etmem 28 yaşımı buldu. Bizim siyasetçiler için değil, onların bizim için çalışmak zorunda olduğunu anlamam için epey zaman geçti. Devletin tek gayesinin biz vatandaşları ayırt etmeksizin kollaması gerektiğini yeni yeni anladım. Hoş, kendimi bildim bileli adalet ve doğruluk anlayışım hiç değişmedi. Kendi çevreme farklı, dışarıdakine farklı davranmadım. Bir insanın pozisyonu ya da rütbesi kararlarımı asla etkileyemedi. Karşımdaki kişinin parasını, statüsünü ya da konumunu baz almadan yaşadım, öyle yaşamaya da devam ederim. Bugün CB ile karşılaşsam, benim değil, onun önünü iliklemesi gerekir. Bir vatandaş olarak sorduğum soruya cevap veremediğinde, onun ülkeden kaçma isteğiyle boğuşması gerekir. Bin türlü emekle okuyup, inşa ettiğim kariyerim neticesinde, alnımın akı ve emeğim ile kazandığım para bana yetmediğinde, bunu bizi yönetenlerin düşünmesi gerekir. Ay sonu hesabı yaptığımda benim değil, onların içinin sıkılması gerekir.

Kimisi bu durumu hazmedemeyerek “ee, bugün dünden farklı değil” “İstanbul da İzmir gibi bok kokar” “RTE değil, siz onu kaybettiniz” gibi cümleler sarf etmekte. Konuşarak ikna edemeyeceğiniz, en iyisi hiç konuşmamak olan zihniyetler bunlar. Sana saygı duymayıp, senden saygı bekleyenler. Sen konuştuğun zaman çirkef olmakla suçlayanlar. Ay daha da fenası, Avrupa’da “sosyal devletin” bakması sayesinde senin benim kadar eğitimi olmayıp ama ne hikmetse paraya para demeyen tipler var. Onları tanırsınız aslında, “bizim orada sokağa çöp atarsan polis seni hapse atar” diyerek Türkiye de yere çöp atarlar. Neden yaptın diye sorarsan da “e herkes atmııışş” derler ukalaca. Konuşamazsınız onlarla, cehalet sarmıştır etraflarını. Oturdukları yerden İstanbul’u, Türkiye’yi kimin yönetmesi gerektiğini söylerler, a haber izledikten sonra. Liderlerine reis diye hitap ederler ve onun dün söyleyip, bugün yalanladığı her şeyi de aynı onun hızında benimseme özelliğine sahiptirler. Bu süreçte siz bu insanlardan uzak durun mesela. Konuşmayın, aramayın, duymayın. Ben böyle birkaç kişi tanıyorum. Geçtiğimiz seçimde taaa nerelerden bana mesaj attı “kazandık” diye. O gün, bugündür engelli. Türkiye’ye gelse 1 ay yaşayamaz o ayrı 😀

Neyse sonuç olarak bu insanlar varlar ve var olmaya da devam edecekler. Umarım girdiğimiz bu yeni dönem onları bile ikna eder, siyasetçilerin gelip geçici, geleceğimizin bu topraklarda kalıcı olduğuna. Sakince kenara çekilmeyi, belki de onlar gibi düşünmeyen milyonların haklı olduğunu idrak edecekleri, tebrik etmeyi ve bunu gerçekten yaşadıkları memleket için inanarak yapacakları, bir seçimi kaybettiler diye ülkenin elden gitmediğini öğrendikleri günü görmeyi istiyorum. Bir çocuğun ağzından çıkan sözlerin samimiyetiyle inanıyorum; #herşeyçokgüzelolacak

Refah, mutluluk ve huzur gelsin şehrime.

Hadi hoşça kalın!

Tamam Mı? Bu Dönem De Böyle Biter Mi?

Selamlar sevgili dostlar, dost kalanlar. Seçime azıcık kaldı, ne durumdasınız, heyecan var mı sizde de? Nedense çok uzun zamandır yani oy vermeye yaşım yettiğinden bu yana ilk defa umut taşıyorum içimde. İlk defa bazı şeylerin değişebileceğine dair, güzelleşebileceğine dair bir umut var. Bir yandan da ya yine oyunlarla, hilelerle devam ederlerse diyorum kendi kendime, bazen de arkadaş ortamlarında. Erken seçim muhabbeti ortaya ilk atıldığında “yani her koşulda gelir de” dedim, yalan yok, hatta nedense Meral Akşener ile kapışacaklarını düşündüm. Burada Sayın İnce’ye bir özür borçluyum. Çünkü adam yıllardır görmek istediğimiz, hayalini kurduğumuz şeylerden bahsetmeye başladı. Uğruna capsler yapıldı, O hep gülmeye devam etti. AKP’nin yıllardır yaptığı gibi “benim bacım, benim Van’ım, benim atım, benim katım, benim gemiciğim” diyerek ayrıştırmadı kimseyi. İyi de yaptı.

Yaşım 27 ve ben henüz 11 yaşındaydım AKP ile ilk tanıştığımda. Babamla gecenin bir yarısına kadar ekran başındaydık, seçim sonuçları vardı ekranda ve ne yazık ki tüm orta gelirli aileler gibi babamların da işi pek iyi gitmiyordu, 2000 krizi onları da büyük vurmuştu. Bu sebepten de “işte, bir umut” dediğini hatırlıyorum babamın. “Belki bunlar çözer bazı şeyleri” Dedim ya; henüz 11 yaşındaydım ve ekonomik krize sebep olabilecek etkenleri bilmiyordum. Ama dışarıda çok şiddetli bir yağmur yağıyordu ve babamın umduğu / düşündüğü şeylerden çok farklı konular geçmişti aklımdan. Mesela bu adamın yüzü; çok korkunç bulduğumu hatırlıyorum. Sonra, hapisteydi ve ona vekaleten daha çok gülümseyen başka birisi başbakan olmuştu. Hani bazen kelimelere dökemediğiniz hisler vardır ya; işte bende o tarz hisler çok olur, özellikle de hiç tanımadığım insanlardan aldığım ilk izlenimde yüksek oranda yanılmam diyebilirim. (Laf aramızda bu yüzden bana fal baktıranlar bile vardı 🙂 ) Neyse işte bu iki adama karşı aklımdan geçenleri de hiç tanımlayamadım. Tek bildiğim bir iticilik vardı ve 11 yaşındaki aklıma göre Ecevit iyi birisiydi.

İşte o günden bu yana ben hep “zaten bunlar gelir” düşüncesiyle yine de şansını deneyen muhaliflerdendim oy kullanırken. Aklım çabuk ermeye başladı ama siyasete. Okulda Odysseus okurken dehşet sıkılırdım ve 7/24 Cumhuriyet gazetesi okuyabilirdim. Neden o kadar ağır bir gazete ile başlamıştım bilmiyorum, belki de bu sebepten AKP’li olan herkes tarafından Ateist ve Komünist olarak yaftalanmıştım. Halbuki ben Ateist değildim, sadece sorguluyordum, çünkü malumunuz ergenlik dönemlerinden bahsediyorum, yaş 15. Ki hala sorguluyorum; sanırım ergenlikten daha da çıkamamışım 🙂 68 kuşağına, Tek parti ve DP dönemlerine dair okuyordum. Çünkü Osmanlı’yı değil, o dönemleri merak ediyordum. Okulda anlatmıyorlardı yakın Türkiye tarihini, ben de tüm paramla o konulardaki kitapları alıp okuyordum. Tabii evde o kadar çok siyasi kitap olunca, hiç siyasi gerilim dönemine tanık olmayan anne ve babam da evimizin basılıp, benim tutuklanacağımı düşünüyorlardı. Bana saçma geliyordu ama demek ki gerçekten de böyle bir dönem başlamıştı, farkındaydılar. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşım 16, tabii yine oy kullanamıyorum, o zamanlar da Emin Çölaşan yazılarına sarmış durumdayım. Hatta öyle ki; O’nun ve diğer yazarların beğendiğim tüm köşe yazılarını kesip biriktiriyorum, kendi çapımda arşivimi hazırlıyorum işte. Diğer adayları tanımıyordum, Abdullah Gül’ü sevmiyordum ve Ahmet Necdet Sezer’in de gitmesini istemiyordum. Yani çözüm önerim olmadığı gibi sunulan hiçbir şeyi de beğenmiyordum; tam ergen! Oy zamanı geldi yaşım 20 yani 2011 genel seçimleri, CHP’de bir değişiklik olmuş, yılların Deniz Baykal’ı gitmiş ve yerine görsel olarak rahmetli Bülent Ecevit’e çok benzeyen bir adam, Kemal Kılıçdaroğlu, gelmişti. Ama yine de millet değişiklik istemiyordu belli ki yine seçilen AKP oldu. Balkon konuşmasında bıyık altından güldüğünü hatırlıyorum R.T.E’nin, hani böyle ağzını yaya yaya “nooooollllduuuuuuu” diyip bir de hareket çekecekmiş gibi. Zaman ilerledi ve gençlik tarihimin “içinde bulunmasam, ölecektim” diyeceğim olayı yaşandı: Gezi Parkı olayları. Yıl 2013 ve ben mezun olmuş, kapitalist düzene ayak uydurmaya çalışan ama bulduğu kıvılcımla ateş almaya hazır 22 yaşında genç bir birey. Ergenlik bitmiş bitmesine ama aktivist ruhum daha bir deli, daha bir cesaretli. İşten çıkıp koşarak gittiğim, arkadaşlarımla gaz yiyip, bazen korkuyla, bazen güvenle kalabildiğim yerdir Gezi Parkı. Hala her gittiğimde o kalabalık, işgal altındaki hali gelir gözümün önüne. Sokak köpeklerinin bizi korumaya çalışmaları, gitar çalan çocuklar, telefonlarımıza sahip çıkan çevre oteller ve yüzü gülen, elinde kitabı olan bir sürü insan. İşte bu dönemde daha da depreşti benim hükümet karşıtlığım. Bizi kendilerinden ayrıştıranlara karşı el ele vermiştik cevabı ama nafile; oy oranları azalmıştı ama hileler yaptılar ve yine koltuğu bırakmadılar.

Ben 27 yaşındayım. AKP hükümeti ve R.T.E. bu ülkeyi yönetmeye geldiğinde 11 yaşındaydım ve henüz ilkokula gidiyordum. Şimdi 6 yıllık iş tecrübesi olan, bir şekilde yurt dışında okumuş ve çalışmış, kendi ayaklarının üstünde duran, cesaretli ve gözü pek bir Türk kadınıyım. Geride bıraktığım 16 yıl boyunca yol yapıldığından bahsedenlere; öldürülen gençleri, kapatılan internet sitelerini, para birimimizin kaybettiği değeri, yıllardır kandırıldığımız AB süreçlerini, kaybettiğimiz komşularımızı ve kazandığımız düşmanları, sınıflandırılan insanları, azalan orta sınıfı ve artan fakirleri, yandaş düşüncede olmayan askerlerin, yazarların ve bilginlerin cezaevlerine gönderildiğini, tek yüzükle gelip yine onunla gideceğini söyleyen bir adamın devlete ait tüm fabrikaları satıp nasıl da dünyanın en zenginleri arasında olduğunu, sırf düzgün eğitim alınsın diye artık herkesin çocuklarını özel okula gönderdiğini çünkü devlet okuluna atamaların yapılamadığını, atanamayan öğretmenlerin polis olup çocuk yetiştirmek için eğitim alan bir kişinin yine aynı çocuklara gaz sıktığını, yapılan köprüler devlet tekelinde olmadığı için çok pahalı olup geçemediğimiz halde vergisini ödemek zorunda kaldığımızı, salt bir bakışla AKP’yi anlatan ve güya devletin kanalı olan TRT’yi izlemediğimiz halde vergisini ödediğimizi, eşim gibi 14 yaşında askeri liseye başlarken hayali askeri savcı olmak isteyenlerin yolunu kapatıp, bir nevi meslek okulu olan imam hatiplilerin üniversite sınavına girmesine yol açıldığını, akabinde sanki o okullar yapmış gibi binlerce asker yetiştiren ve ülkenin en kaliteli eğitim sistemine sahip olan askeri liselerin kapatılmasını, eşimin gözlerinden düşen o damlayı, kendi evlatları askerlik dahi yapmamışken güç savaşlarına kurban ettikleri vatan evlatları için kelle demelerini, yine aynı okulu kapatıldığı için ağlayan eşimin ve diğer asker arkadaşlarının ( o kardeşim demeyi daha çok seviyor ) her gün haberlere bakıp isim ararken yaşadığı o nefesin kesildiği anı, en yakın arkadaşının nihayetinde Afrin’den Lüleburgaz’a tayin edildiğini öğrendiğindeki oh deyişini ve daha nicelerini anlatmaya devam edeceğim. Tabii sözüm çoğu kişiye ulaşmayacak, nihayetinde beni anladıkları kadarını aktarabilirim onlara. Bir çocuğun kadına dönüştüğü ve bu zaman diliminde yaşadıklarını okudunuz. Sizce de artık değişim zamanı değil mi? Sizce de artık #tamam değil mi?

Oylar çalınıyor diye sızlanmaktansa oylarımızı korumak için gelin siz de müşahit olarak destek olun. https://sandik.oyveotesi.org/

Hadi hayırlı seçimler! 🙂

Geri Sayım Sancısı

-> Yazıyı bu şarkı eşliğinde okuyabilirsiniz

Nostalji her ne kadar romantik olarak adlandırılsa da bittabi ki bizden önceki nesillerin de katlanmak zorunda kaldığı çok fazla siyasi kaos vardı. Tüm dünyanın yükünü neslimizce çekiyoruz diyemem; ama kolay zamanlarda yaşamadığımızı da söylemek çok zor değil. Ben yurt dışında da bir süre yaşamış, başka topraklardaki karışıklıklara da tanık olmuş birisiyim. Her ne kadar ülke gidişatından mutlu olmasam da ülkem için kalkıp tü kaka demem, diyemem. Ama artık tüm bu yaşananlar çok zor gelmeye başladı.

Birden bire Devlet Bahçeli’nin “erken seçim” haykırışları kapattı önce gündemi. Sonra hoop cumhurbaşkanı tamam kabul ediyorum, hodri meydan dedi ve düello savaşçıları yerlerini almak için imza toplamaya başladı. Selahattin Demirtaş, Meral Akşener, Doğu Perinçek, Temel Karamollaoğlu, Muharrem İnce ve tabii ki Recep Tayyip Erdoğan adaylıklarını açıklayıp gerekli çalışmalara başladı. Ama her şey olması gerektiği gibi mi ilerliyordu? Hayır elbette.

Selahattin Demirtaş hala hapiste ve seçim hazırlıklarını bu şekilde yönetiyor. Görüşlerini ve tutumunu sevmek zorunda değiliz hiç kimsenin, ama bir insan hapisteyken cumhurbaşkanlığına aday olması mı adil değil; yoksa aday olduğu halde içeride tutulması mı? Eğer olur da bu ülke cumhurbaşkanı olarak onu seçerse nasıl bir sürece girilir kimse bunu düşündü mü? Yoksa “bakın, onlara da özgürlük tanıyoruz, ama bizim özgürlük anlayışımızla” düşüncesini göstermenin bir yolu mu?

Doğu Perinçek ve Temel Karamollaoğlu için söyleyecek zaten çok da bir sözüm yok. Benim dikkatimi çeken; öncelikle bir kadın oluşu ve sağlam duruşu ile Meral Akşener ve yıllardır sempatizanı olduğum Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Muharrem İnce. R.T.Erdoğan bir mitinginde Meral Akşener için “Fetöcü bunlar” diyor ve karalama kampanyası anında başlıyor. Ve Meral Akşener ise kendi mitinginde çok sevdiğim “eli maşalı kadın” üslubuyla (Ne yazık ki bizim ülkemizde kadınların da tuttuğunu koparabilmesi için biraz eli maşalı olması gerekiyor; buna sanırım ben de dahilim) “Benim 7 sülaleme baksınlar, böyle bir durum varsa bugün istifa ederim; asıl meclis başkanı ve bakanlara sormak lazım neden sizin damatlar hep Fetöcü diye? Haa bir de fakiri de değil, hepsi zengin bu damatların!” diye naçizane cevabını veriyor. Bu esnada Muharrem İnce de tüm naifliği ve zerafetiyle rakibi savunuyor ve “Meral Akşener fetöcü değildir, ben kefilim” diyor.

Recep Tayyip Erdoğan içinse “ne enerjiymiş?!” demek istiyorum. Ben onun yerinde olsam çoktan emekliye ayrılmış, çoluk çocuk dünyayı geziyor olurdum. Ama kendisi garip bir enerji ile hala bağırıyor, hala negatif ve hala birilerini birilerine kötüleyip duruyor; ne büyük yanlış.

Adayların şu anki durumları baz alınınca Meral Akşener, Muharrem İnce ve R.T. Erdoğan’ın en güçlü 3 aday olduğunu görmek mümkün. Peki CHP ne oldu da partinin en cevval, en akıllı, en sözünün eri adamını uzun düşünceler sonunda aday diye çıkardı? Zira çoğu CHP’li bile Meral Akşener’i desteklemeye razıydı. Zaten R.T.Erdoğan dışındaki tüm adayların tavır ve üslupları çok ılımlı. Hepsi birbirini destekliyor, hakaret etmekten kaçınıyor ve adil bir seçim düzeni için çaba gösteriyor. Meral Akşener’in yabancı basın karşısında Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk halinin bitmesi gerektiğini düşündüğünü açıklaması ve bunu toplumun adalet anlayışı için önermesi bile oldukça yapıcı bir yorum. Şimdi gelelim sonuçlara; spoiler içermez elbette ki, zira kahin değilim. Ama bana göre ilk turdan çıkan sonuç R.T.Erdoğan ve Meral Akşener olacak. 2. tur esnasında ise hem Selahattin Demirtaş hem de Muharrem İnce tarafından Meral Akşener’e destek gelecek. Peki nihayetinde bir kez daha R.T.Erdoğan gelir mi? İşte bu bir tuzak soru. Eğer tüm seçim süreci ve sonrası gerçek adalet duygusu ile ilerlerse, hayır, gelmez. 15 yıl sonra giderse eğer, ekonominin çökeceği aşikar. Ama bu demek değil ki bir sonraki gelen yüzünden olur tüm bunlar, hayır, hazinenin durumu hali hazırda kötü olduğu için yeni gelen kim olursa olsun o büyük kriz ne yazık ki yaşanır. Şu anda durum farklı mı peki? Dolar tarihinin en yüksek oranlarına ulaşmış durumda. Ekonomi Bakanı bu yükselişi kabul etmek istemiyor, merkez bankası cumhurbaşkanı ile görüşüyor ve 4,50’yi bulan TL – Dolar kuru; 4,40’a iniyor. Benzinin litresi 6,26 TL’yi bulmuş durumda. Nihayetinde devlet işlerini devletin kendi adalet sistemiyle çözemediğimizden işimiz Allah’ın takdirine kaldı: Allah sonumuzu hayır etsin!


Uzun zaman sonra tekrar Twitter kullanmaya başladım. Gördüğüm şey ise sözünü sakınmadan ve “haksız” bir şekilde kimseyi hedef göstermeyen oyuncu Barış Atay’ın göz altına alındığıydı. Soma vahşetinin 4.yılında bir madenciyi acımasızca yerde tekmeleyen Yusuf Yerkel özür dilemiş. Barış Atay da özürler de dileseniz, yargılanacaksınız demiş. Şimdi bir insanın bir başka insanı; ki bu bir başka olanın suçunun delilleri bile mevcutken, yargıya havale etmesinde ne var değil mi? İşte Ahmet Hakan durumu öyle değerlendirmemiş. Aklı sıra köşesinde hem aşağılamış Barış’ı hem de Muharrem İnce ve Meral Akşener’e çağrıda bulunmuş : bunların haddini bildirin. Hayır Ahmetçim; mafya oluk oluk kan akıtacağız derken; R.T.E CB seçimlerinde AKP’ye oy verip, genel seçimlerde vermeyenler münafıktır derken; İzmir Anadolu lisesinin müdürü İzmir Marşını söyleyen mezunlarını susturmaya çalışırken; Samsun valisi 19 Mayıs geleneksel fener alayı ramazan ayına denk geliyor diye yürüyüşü yasaklarken; belgeleriyle kanıtlanan yolsuzluklar saklanmaya çalışırken; aydınlar, gazeteciler Fetö ile sözde ilişkilerinden dolayı tutuklanırken yazman gerekiyordu; bunların haddini bildirin diye! Ama yine bu üslupla, hedef göstererek değil; vicdanınla, adalet anlayışınla ve ahlaki kurallarınla. Her devrin adamı olmak büyük cesaret ister bence. Haz etmediğim birine sırf çıkarlarım uğruna ağam paşam çekemem ben; 3 kişinin okuduğu bu blogta bile kelimelerime dikkat etmeye çalışırken aman kimse kırılmasın diye; sen yüksek tirajlı bir gazetenin ve sosyal medyanın gücünü arkana alıp da insanları birbirine düşüremezsin. Nihayetinde devirler değişir; adalet duygusu baki kalır!

Hadi sağlıcakla.

Yıl Olmuş 2018

Selamlar sevgili okur, duydum ki; hasretimden prangalar eskitmişsiniz, nerede kaldı bu kız? demişsiniz, duydum ve yettim garii. İşe başladığımdan bu yana bloğu baya boşladım farkındayım, ama affedin olur mu? Aslında hep bir şeyler yazmak istiyorum ama sanıyorum ki ilham perimi kaybettim, aklıma tek kelam gelmiyor size anlatacak.

Durun bi kafamı toplayıp tekrar düşüneyim; evlendiğimi biliyorsunuz, Yunanistan’dan ayrıldığımızı, Malta’ya gitmeye karar verdiğimizi, sonra Türkiye’de kalma kararını nasıl aldığımızı, benim yüz yıllarca süren ev hanımlığımı ve bundan ne denli sıkıldığımı, benim genel itibariyle sıkıldığımı, nihayetinde işe başladığımı, bunları hep biliyorsunuz. Resmen nasıl da konuşmaya açsam, gözler önünde yaşadığım 1 sene daha bitiyormuş da haberim yokmuş. Bir de 2017 yılı için yazdığım yazıda neler demişim, neler yaşamışım. Yok resmen büyük konuşmanın önde bayrak taşıyanım. Neyi yapmam desem yapmışım yine. Evlenmeyi kastetmiyorum bu sefer, tamam henüz evli gibi hissetmiyor olabilirim, ama bu evlilik kurumunun beklentileriyle alakalı. Vardır ya hani, sanki evlenince kılık kıyafetin, konuşma tarzın hep değişir gibi. Çevremdeki herkesin öyle mesela, evlenince sen de değişirsin gibi ya hani; işte o bende hala yok. Yani belki de hala çocuk gelin gibi hissetmemden kaynaklanabilir bu kabullenmeme, ama ne bileyim eve her dışarıdan yemek söylediğimizde bile bunu hissediyorum. Çünkü malum bizim kültürün evlilik anlayışında ya 3 çeşit yemek yapabiliyorsundur, sunumlar hazırlıyorsundur ya da durumun daha iyiyse dışarıda “sevdiklerinle bir araya” gelmişsindir. Bu lafa da bayılıyorum ya; zenginsen kesin sevdikleriyle bir araya geliyor insanlar da, fakirsen “arkadaşlarla takılmak” neyine yetmiyor 🙂 Neyse konu dağılmadan anlayın siz beni, işte bu sebeplerden çok da bir evlilik kurumundan etkilenmedik.

 

Benim bu sefer takıldığım büyük konuşmalarım ülke sorunlarına dışarıdan bakmakla ilgili olanlar. Yani önceki yazıyı ve şu son seneyi okuyanlar ya da bilenler arasında umarım benden başka fesat yoktur. Zira kendi kendime “neymiş ülke dışında yaşıyormuş, nooollduuuu, geldin miii Kurtköy’e???” diyebilirim ancak bir başkası dediğinde pek de kibar olamam tahmin edersiniz ki. Ayrıca Kurtköy nedir ya Kurtköy nedir? Sen kalk son 5 sene içinde Hem Archway’de hem de Syntagma’da yaşa sonra kalk gel Kurtköy’e. (At, eşek muhabbeti, anladın sen.) Ama hakkını yememek lazım, ille de İstanbul’da yaşayacaksam Bahçelievler mi Kurtköy mü? Açık ara Kurtköy. Sessiz sakin bir kere, geniş geniş yaşıyorsun buralarda. Tam yeni konut reklamları gibi sizin anlayacağınız, şehrin içinde, gürültünün dışında. Zaten artık ben de idrak ettim dertlenmeyin, sevsem de sevmesem de benim evim İstanbul ve ben evcimen birisiyim. Yaa gördünüz mü, bir büyük konuşma daha. Neymiş fingir fingir gezebilirmişim, otel odalarında yaşayabilirmişim, uçaklar en bi sevdiğimmiş!! Külliyen yalan! 2017’nin ilk yarısında deli gibi gezmiş olabilirim ama son yarısında yaptığım en keyifli şeyi söylüyorum müsadenizle : 16461813. defa Hatırla Sevgili izlemek. ( Herkesin bağımlılığına kimse karışamaz!) Hayır tam diziyi 16461814. defa bitirdim bu sefer de ısrarlarıma dayanamayan Ereniko, Phenomaniac Gaming adıyla Youtube kanalı açmaya karar verdi. Çocuklar gibi görmeniz lazım, gerçi blogun ilk zamanları ben de öyleydim, kaç kişi okumuş, kaç kişi beğenmiş bütün günü istatistiklerle geçiriyordum. Gerçi onun işi daha kolay, zaten sürekli oyun oynuyor ve oynarken arkadaşlarıyla muhabbet ediyor, şimdi tek yaptığı bunu yayınlamak. Ama benimki öyle mi yok anlatacak konu bul, aman gramere dikkat, sakın sivri dilli olmasın derken kendi kendimi sansürlüyorum. Evet, bu sansürlemiş halim! 🙂

Ay daha fazla izledikçe senaryo da değişir, Yasemin artık Necdetciğimi sever sanmıştım 😦

Neyseee, sonuç olarak  hazırsanız 2017 yılından dilediğim azıcık uçuk hayallerimi biraz mantıkla birleştirip, merakla beklediğiniz 2018 planlarımı açıklıyorum:

  • Piyango zaten bana çıkacak bildiğiniz gibi; klasik evli triplerine girip ev, araba, yazlık, kışlık ve jet alacağız.
  • Bitcoin üzerinden trilyoner olup, gelirin hepsini yardıma muhtaç çocukların eğitimine yatıracağız.
  • Şu vize derdi kalksın diye bir de San Francisco’dan bir ev alalım diyorum, Erenikom çok seviyor da 🙂
  • Business bazında da sanırım 3D pastacılık bence ideal!

Yukarıdakilerin hepsi bir piyangoya bakar ve sanıyorum ki ben şans oyunlarındaki şansımı Ereniko’yu bularak savmış olabilirim. Bu yüzden 2018 hepimize sağlık, mutluluk ve iç huzuru getirsin, egolarımızı ve benim o dillere destan sinirimi alıp götürsün.

Güzel bir sene geçirin e mi? Hadi şimdilik çüüüüzzzzz!