Bir Neslin İmtihanı (Vol. 98456) : Pandemi & Karantina Günlüğü

Selamlar canım okur, uzuuuunca bir aradan sonra işte karşınızdayım. Doğum gününü Lily’den sonra en çok seven insan olarak, kendime ne hediye versem diye düşünürken yazmayı nasıl özlediğimi fark ettim. Umarım size de bir nebze iyi gelir 🙂

Naber, nasıl gidiyor karantina? Başladın mı ekmek yapmaya, yoga gurusu olmaya, örgü örmeye ve ailenle kaliteli vakit geçirmeye? Ya da şimdiden ofisi çok özledim diye hüzün mü bastı içini? Bana öyle geliyor ki pek çoğumuz kendini, ailesini, evcil hayvanını daha yeni yeni tanıyor, huyunu suyunu daha yeni öğreniyor, benliğinde yolculuğa daha yeni çıkıyor. Bilmem siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.

Şahsen ben; en son orta okulda falandı herhalde, TV’de jimnastik yapan ablaları izleyerek yaptıklarını uygulardım, böyle yüzüstü uzanıp başı ayaklarla birleştirmeler olsun, 4 ayak üstünde ters köprü olsun, ellerim yerde baş üstü durmak olsun daha adını bilmediğim bir sürü esneklik kazandıracak hareketler yapardım ve hiç de zayıf bir çocuk olmamama rağmen sağolsun vücudum o konuda beni yarı yolda bırakmazdı. Taa ki bu karantina sürecinde biraz da bel fıtığımı rahatlatmak ve 785 kilo olmamak için yogaya başladığımda ampuller yandı zihnimde. Meğerse ben o yaşlarda haberim olmadan yoga yapıyormuşum ya! Tabii geçen yıllar sağolsun, o eski esnekliğimden eser yok şimdi. Gözle görünen bir gelişme var ama, bu tempoyla devam edersem güzel olur tabii. Beni tanıyanlar bilir, her ne kadar kelimelerle aram iyi olsa da, o kelimeleri ezberlemek konusunda rezaletim. Şiir ezberleyemem, onu geçtim ezbere bildiğim tek bir şarkı var onu da burada yazıp daha fazla rezil olmak istemiyorum. İşte bu ezberleme sorunu yüzünden asana pozlarının adını da ezberleyemiyorum. İzlediğim kızcağız hem orijinal adını hem de Türkçe versiyonunu söylüyor ama o hangi hareketti diye düşünmekten poza giremiyorum. O yüzden gözüm sürekli ekranda, abla ne yapıyorsa ben de onu yapıyorum. Haliyle gözlerini kapat dediği anda rahatlamak yerine panik oluyorum. Çünkü malum esnemeli falan bir şey olduğu için bu yoga, ters bir harekette zarar da verebilirim durduk yere kendime. Ki beni tanıyorsak, veririm de. Pratik yapa yapa alışırım herhalde ne diyorsunuz?

Ayrıca yeni bir atasözü buldum, yazın bunu bir kenara; kedi giren eve yoga girmez. Şöyle ki; Ereniko’nun şirket kedisi de bizde geçiriyor bu karantina sürecini, bir de Şazişkomuz var malum ve bu ikisi bir araya geldiğinde evimiz biraz şenleniyor 🙂 Sanıyorum ki kendilerini ayrı bir birey olmaktansa benim kuyruğum olarak görüyorlar. Nereye gitsem peşimdeler, başka bir odadaysam kapının önünde bekliyorlar falan. Tabii çok memnunum ben bu ilgiden, yalan yok. Ama yoga yapayım dediğimde biri matımı, biri de saçaklı tshirtümü yemeye çalışmasa iyi çocuklar aslında. Haliyle odanın dışına koyuyorum rahat çalışayım diye, ama bu sefer de kapının önünde bir miyav serenatı başlıyor, yine odaklanamıyorum. Buna da alışırım diye düşünüyorum, umarım yani.

Kısacası ben aslında genel itibariyle halimden memnunum. Evim iş yerime çok uzak olduğu için evden çalışmak, sevgilimi ve bebelerimi sürekli görebilyor olmak, trafik ve kalabalığın yarattığı streslerden uzak olmak bana iyi geldi. Konfor alanımda çalışmak ve o esnada 375722. defa Aşk-ı Memnu’yu bitirmiş olmak, mesaimin başlamasına 2 dakika kala uyanmak falan bunlar müthiş benim için. Zaten çok kalabalık seven biri olmadığım için de bir nebze rahatlamış durumdayım. Arada bir ekmek yapıyorum, yoga ile kaybettiğim kalorileri mütemadiyen tatlı yiyerek geri alıyorum falan, iyiyim yani 🙂 Şaka bir yana tek sıkıntı aileme ve arkadaşlarıma sarılamıyor, onlarla iki lafın belini yan yana gelip de kıramıyor olmak. Bir de son 6 – 7 senedir doğum günümde hep başka yerlerde, sevdiğim insanların pek çoğu çevremdeydi. Bu sene için de deli planlarım vardı haliyle, belki Londra’da ya da başka bir yerde olacaktık ama neslimiz sağolsun, görmediğimiz bir tek uzaylı istilası kaldığı için geride, sağlıklı kalmak pahasına Ereniko ve kedilerimizle evdeyiz. Ters köşe oldum.

  1. yaş günümü karantinaya armağan eder, hepimiz için fizik ve ruh sağlığı dilerim. Bu yılı pek sevmediğimiz konusunda hem fikirsek, ben 28 olarak hayatıma devam edeyim diyorum, hatta 24 – 25 falan. 29 ne ya, 30’a bir kala, yuh!!

Neyse ben bir koşu Google mapsten dünyayı gezip geleyim bari, haydi bakalım, evde kalmaya devam! Öperim.

Jeopolitik Konum Anlayışımız Neydi, Ne Oldu?

Selamlar sevgili okur. Çok zamandır blogu, seni ve hatta kendimi ihmal ettim, kusura bakmayın e mi? Bugün oldukça karmaşık duygularla açtım blogu. Böyle hani insanın içinde endişemsi gibi ama heyecanla karışık, evham tozu serpiştirilmiş bir yürek çarpıntısı olur ya, heh işte tam olarak ruh halim o modda. Yeni bir işe başlayacak olmanın verdiği heyecan, meşhur İstanbul depreminin getirdiği endişe ve korku ile birleşiyor. Üstüne ülkemizde ve dünyada olup biten tüm doğal afetler de eklenince ne hissedeceğimi bilemeden günleri geçiyorum.

Normalde susuz kalma, kapalı alanda kalma, aileyi kaybetme, kalabalığın arasında kalma gibi korkularım olsa da hatta ve hatta o durumlarda kalınca ya da o durumları düşününce bile nefesim kesiliyor olsa bile panik ataklık bir durumum olduğunu sanmıyorum. Lakin bir de üstüne deprem korkum eklendi. Kaldı ki ben öyle büyük depremleri bizzat yaşamadım ya da hiçbir yakınıma deprem sebebiyle veda etmedim. Ama buna rağmen sürekli Kandilli’nin sayfasını yenileyip duruyorum. Malum ben Kurtköy’de, ailem de Bahçelievler’de yaşadığı için, bahsi geçen 7,5 şiddetinin oraları yerle bir edebileceği ve hatta köprüye de zarar vermesi halinde oraya gidemeyeceğim düşüncesi beni yerle bir ediyor. Ama Erenikonun da söylediği gibi; iyi düşünelim iyi olsun. Da, iyiyi düşünsem bile sürekli yenilediğim Twitter malum, tam bir acı haber yuvası. Tüm bu korkular, olup bitenler, ölüp gidenler, yardım bekleyenler derken bir de bir güruh var ki beni çileden çıkartıyor.

  • Doğal afeti de mi hükümet yaptı? 

“Ohaa, çok mantıklı. Ben de hükümet yüzünden oldu sanıyordum, dur hemen suçlamayayım. Özür dilerim hükümetciğim.” Bu savunmayı yaparken gerçekten bu cevabı alacağınızı falan mı sanıyorsunuz. Sizin gözünüzde doğal afet yaratacak etkide olabilir o şahıslar, lakin o iş öyle değil. Fay hattı üzerinde oturduğumuzu artık 3 yaşındaki bebeler biliyor mu? Evet. Deprem öncesi binaların, hasarlı tüm yapıların yenilenmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor mu? Evet. Bunun için 2000 yılından bu yana Özel İletişim Vergisi ödüyor muyuz? Evet. Karayipler’de 7.7 şiddetindeki depremde çok şükür can kaybı yokken, bizim topraklarda ajansların açıkladığı ölü / yaralı sayısına bile “kesin saklıyorlar” şüphesiyle yaklaşıyor muyuz? Evet. O halde yine bizim vergilerimizle yaşayan, görevi bizim can ve ruh sağlımızı korumak, düzenimizi sağlamak olan, sadece ve sadece bunun için para alan insanlardan hesap sormayıp ne yapalım anamıza babamıza mı soralım? Yoksa dış mihraklara mı soralım bizim binaları güçlendirmedi, çarpık kentleşmeyi, ayarsız nüfus artışını falan kontrol altında tutamadılar diye kimi suçlu bulalım? Bunca yıldır topladığınız deprem paraları nerede diye kime soralım? Şirket batarsa suçlu Genel Müdürdür. Ülkede bir insanın eli kanasa ve bu devlet önlem almadı diye olduysa suçlu hükümettir!

  • İmamoğlu da tatile gitmiş!

Bahsi geçen isim İstanbul şehrinin belediye başkanı. Yetkisi falan her şeyi belli. Evlatlarını tatile götürebilen bir baba. Ondan mütemadiyen duyar bekleyen insanlar belli ki Ekrem başkana en az bizim kadar umut bağlamış. Ama yapmayın arkadaşlar ya, her şeyi bekleyebileceğiniz kişiler Haluk Levent, Ekrem İmamoğlu ya da Cem Yılmaz değil. Sizi yönetenlerin en başındaki, en yetkili olan grup var ya; heh işte onlardan; yani AKP hükümetinden bekleyeceksiniz. Çünkü tek devlet, tek millet diye diye tüm yetkiyi tek adamda topladınız ya, işte o yüzden o adamdan bekleyeceksiniz. Bu kadar şaşırtıcı olmamalı bu. İsteseniz de böyle istemeseniz de. Günün birinde her şeyi çözmesi gereken Ekrem İmamoğlu ve ekibi olur, işte o zaman “ama” larınızın arkasını rahatça doldurursunuz.

  • Ay lütfen bu durumda bile siyaset yapmayalım! (…)

Pardon? Siyaset yapmayalım diyemezsin kardeşim. Eğer ülkede attığın her adımın siyasi bir etkisi oluyorsa, senin yüzünden ya da değil ama olup biten her şeyin, ölüp giden herkesin arkasında pis gülüşleriyle siyaset beliriyorsa sen de siyaset yapacaksın. Aman sana bir şey olmasın diye fikirlerini gizliyorsan ve düzene karşı çıktığında başına gelecekleri biliyorsan da üstelik, iki yüzlünün önde gidenisin demektir. Siyasi düşünemeyene sözüm yok zaten, benim sözüm ötekilere. Hani şu işine geldiği gibi davrananlara. Yoksa ben de isterdim tek derdim bugün nereye gideceğim, ne giyeceğim, ne yiyip içeceğim, hangi arabayı alacağım diye düşünmeyi ve salondaki sehpa halı ile uyumlu değil diye kocama trip atmayı. Yok, ya ben bunları istemezdim, hamurumda yok; ama haftada 4 gün, günde 6 saat çalışmayı, çöp rezervlerimiz bitti diye üzülmeyi, haber bültenlerinde diğer ülkeleri izleyip anlam verememeyi, derslerde öğrendiğim enflasyonun reel hayattaki etkilerinin ne olduğunu bilmemeyi, yüz kızartan suçlar karşısında sokaklara dökülmeyi; çünkü milletçe bunun benim ülkemde gerçekleşmiş olmasını hazmedememeyi, devlet kartından kendine 3 liralık çikolata aldı diye istifa eden bir milletvekilinin aksini yapabileceğini düşünememeyi, konusu çocuk gelinler, tecavüzler, faili meşhul cinayetler olan; devletin yaptırımları ve hatta yer yer korumaları sebebiyle tüm bunların normalleştiği olan şeylerin ancak psikolojik gerilim filmlerinde olabileceğini düşünmeyi isterdim. Ben de isterdim tüm bunları, arada bir 7 şiddetinde olan depremlerin bırakın can kaybını, bir bardak kırmayacağını bilmek ama yine de sallanmış olmaktan dolayı korkmak isterdim. İsterdim ama jeopolitik konumunu sevdiğimin ülkesi ve parmak uçlarıyla etrafındaki boka basmadan yürümeye çalışan, gözümde baştan ayağa boka batmış insanlar yüzünden tüm bunları düşünemiyor, konuşamıyorum. O yüzden vaktinden önce yaprak düşse, çevreye verdiği zararlardan, verenlere ağır yaptırımlar uygulayamadığından tabii ki de hükümeti sorumlu tutar, siyaset yaparım.

Siz aman sorgulamayın, Allah muhafaza gözünüz açılır, neme lazım başkanınıza karşı gelirsiniz falan, biliyorsunuz cezası 1000 falakadan başlıyor. Şaka şaka falaka değil ama 1 yıldan başlıyor valla. Şu saçmalıklar hayatınızı kurtarabilir o durumda.

Bu yazıdan rahatsız olup, bana dava açan da FETÖ’cüdür hadi bakalım!

Kapiş? 🙂

 

 

Her Şey Çok Güzel Olacak

Selamlar canım okur! Ne yaptınız, özlediniz mi beni? Resmen aylar geçmiş bloga yazı girmeyeli, yuhlar olsun bana. Hayır bir de üzerine yorum yapmazsam öleceğim o kadar konu birikti ki, nasıl dayanmışım hayret 🙂

Ülke gündemi malum sevgili okur. Değer kaybetmeye doyamayan paramız, halktan başka herkesin nasiplendiği ekonomi düzenimiz, seçimlerimizden memnun olmayan iktidar ve bir de kışın ortasında açan Berfin misali ruhumuza umut salan Ekrem Başkan. Ben kendimi bildim bileli politik görüşümü sakınmadan söyleyenlerdenim. Ailemin “aman kızım başına bir iş gelmesin” dediği zamanlarda ve yaşlarda bile doğru bildiğimi söyledim. Üstelik bunu sizlerin de olduğu gibi kazanma duygusunu hiç yaşayamadan yaptım. O yüzden 31 Mart 2019 seçimlerinin yeri bir başka bende de. Kuzenlerle otururken bu sefer olacak demiştim. Ereniko da dahil hepsi bir tarafıyla güldü bana. Hepsi de oldukça bilgilidir bu konuda (benim kadar olmasa da 🙂 ) Ankara tamam da İstanbul zor dediler. Seçim gecesi sizlerden bir farkım yoktu. Sanki uyusam her şey tersine gidecek ve biz yine malulen kaybetmiş sayılacaktık. 17 sene sonra güneş doğdu, inkar etmeyin, hatırlıyorsunuz. 31 Mart seçimi hava kapalıydı ve 1 Nisan’da, sadece 1 gecede bahar gelmişti iki gözümün şehrine ❤

happy-anlatbanaderdini

Sonra itirazlar, bekletmeler, yeniden sayımlar derken kara kış yine bastırdı. O dönem bilmez olaydım ama seçimi iptal edebilmek için mazbatayı vereceklerini de biliyordum. Dediğim gibi, azıcık anlarım siyasetten 😢 Bizim Ekrem Başkan mazbatayı aldığı gibi havalar tekrar bahara döndü, dönmedi mi? Döndü. İcraatlerine bir an önce başladı ve tüm kalb-i duygularımla destekledim. Tek kuruş maddi / manevi çıkarım olmadan yaptım bunu. Çünkü olması gerekenin bu olduğuna inanıyorum. Şimdi seçimi iptal ettiler ve İstanbul’un başına “geçici” olarak birini atadılar. Terör örgütü olan işidden bahsederken “BEY” diye hitap eden birini. Seçim iptal olduğunda herkes gibi dehşet bir umutsuzluğa kapıldım, bunlar sıkı bir hamle planlamadan iptal etmezler dedim, yine haklıyken haksız duruma düşürürler bizi dedim. Sonra işte o umut konuşması girdi hayatımıza. Umudunu gençlikte aradı, Atam gibi. Tempolu konuşmanın ortasında bile eril dil hakimiyetini benimsemediğini belli etti; “iş insanı” dedi. Kadınlardan ve çocuklardan, haktan ve adaletten bahsetti. İyi ki de bahsetti. Gezi’den bu yana hiç bu kadar birlik ortamı görmemiştim ben. Kaç zaman boyunca ailem AKP’ye oy verdi. Ben ise kendimi bildim bileli CHP’liyim. Hiçbir zaman diliminde FETO ile ne bir bağım oldu ne de sempatim. Günün birinde Ekrem Başkanın bir hatası, haksızlığı, adaletsizliği olursa, ilk ben eleştiririm. Ülkemi ve yaşadığım şehri çok seviyor ve her vatandaş gibi ekonomik düzenden, cep yakan marketten, kadınlar ve çocuklar için güvensiz sokaklardan, zengin – fakir arasındaki uçurumdan, cehaleti yüceltenlerden şikayetçiyim. Eski kafa düzeninden, yandaşın zengin edilip muhalif olanın Silivri ile, terörist olmak ile suçlandığı bir politika anlayışından şikayetçiyim. Bahar gelsin istiyorum memleketimin dağlarına, boğazına. Haksız mıyım a dostlar?

herseycokguzelolacak

Siyaset bir yana benden yana da güzel haberler var sevgili okur. Cillop gibi iki yeni sayfa açtık, okuyun, okutun 🙂 Ziyafetim ve Buzdolabında ne var? sayfalarını sosyal medyadan görmüşsünüzdür ama görmeyenler için yine de buraya bırakayım. Desteğiniz önemli. Sonuçta ne demişler: #herşeyçokgüzelolacak 🙂

Haydi kalın sağlıcakla✌

Dönülmez Akşamın Ufkundayız!

Sinirlenmeyim diyorum, sakin kalayım diyorum, “amaan bana ne ben mi kurtarıcam?” diyorum, olmuyor sevgili dostlarım. Zira hatırlıyorum ki Türkiye’de yaşıyorum. Az çok anlamışsınızdır hiddetli girişimin sebebini; ekonomi! Doların önlenemez yükselişi, eski enerji, yeni hazine ve maliye bakanının anlaşılması zor açıklamaları, sunulamayan çözüm önerileri ve Apple gibi markaların boykot edilebileceğini açıklayan bir cumhurbaşkanı, pardon, başkan. Son dönemde sanıyorum ki hepimiz ekonomist olduk. Hadi ben şanslı kesimdenim, dersini falan almıştım bu mevzuların, ama işte diyorum ya artık herkes ekonomist. Hayır, hayır yanlış anlamayın bu denli ekonomi bilgisine sahip vatandaşlardan asla şikayet etmiyorum, her ülkeye nasip olmaz bu denlisi. Benim demeye çalıştığım çözüm yok dostlarım, çözüm!

Şimdi en temele inelim ve 2000 yılından bu yana doların seyrine bir bakalım istiyorum. 2005 öncesi biraz kafa karışıklığı yaratabilir çünkü malum o zamanlar henüz 6 sıfır atılmamıştı paramızdan. Neyse yıl 2000, o zamanlar rahmetli Bülent Ecevit var başbakanlık koltuğunda ve biz ülkece Süleyman Demirel’in son dönemini ve Ahmet Necdet Sezer’in ise ilk ve tek dönemini yaşıyoruz. Dolar o dönem ortalama 624.573,34 TL ye tekabül ediyor; yani yaklaşık 0,62 TL Şaşırdınız değil mi? Durun bu daha başlangıç!

Neyse zaman ilerliyor ve daha önceki yazıda da anlattığım gibi o meşhur 2002 krizi baş gösteriyor. Yüzeyde her şey çok yolunda o yıllarda, insanlar lüksü tanımaya başladılar falan filan. Peki ya gerçekte ne oldu sizce? Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne 13 milyonluk bir nüfus, gelişmemiş bir tarım anlayışı ve ne yazık ki sıfıra yakın sanayi kaldı. Ülkede sadece 1 üniversite ve toplamda 153 tane ortaokul ve lise vardı. 4 tane de önemli fabrika vardı devredilen ve 1915 yılı istatistiklerine göre Koskoca Devlet-i Aliyye’de 10 işçiden fazla kişi çalıştıran iş yeri sayısı 282’dir. Söylemeden geçmeyelim bunların %85’i de yabancılara aitmiş bu arada.

Gelelim çoğu kişinin beğenmediği ve kurulan demir ağlarla dalga geçtiği Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemine; 1929 – 1938 yılları arasında ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 artış göstermiştir. Kömürde %100, kromda %600 ve diğer madenlerde %200 artış olmuş; demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış. Bu ne demek biliyor musunuz? O dönemlerde yapılan üretimler öyle artmış ki; ülkemiz dünyada krom üreticisi ve ihracatçısı ülkeler arasında ikinci sıraya girmiş. Bu arada aramızda kalsın ama; şimdi 4. sıraya gerilemiş durumdayız. Neyse dönelim Atamızı kaybettiğimiz yıla, 1938’e; 17 milyonluk nüfusa sahip olan ülkemiz, bırakın bütçe açığını, gelir fazlası vermekteymiş o dönemler. Bakın bu önemli bir bilgi: Şeker, çimento ve kerestede ülke ihtiyacının tamamı, yünlü dokumada ülke ihtiyacının yüzde 83’ü, pamuklu dokumada yüzde 43’ü, kağıtta yüzde 32’si, cam ve cam eşyada yüzde 63’ü ulusal tarım ve sanayi ile karşılanmaktadır. Bunun anlamını biliyoruz değil mi? Komünist bir piyasa rejimine sahip olmadığımız gibi, gerçek anlamıyla kapitalist de değiliz. Yani ihtiyacımız olanı elbette alıyoruz ama asıl anlam ve önem taşıyanı ÜRETİYORUZ. Gelelim şu demir ağlar meselesine; şimdi başganımıza ayıp olucak ama kendisini biraz düzeltmek vatandaşlık borcumuz olsun. TCDD verilerine göre Atatürk’ün döneminde toplamda 3.186 km; 2012 itibariyle ise 1.085 km ana hat demiryolu yapılmıştır. Ouuppssss!

Şimdi ben size bunları niye anlattım, siz zaten biliyorsunuz, farkındayım. Bu kadar laf kalabalığının özeti şu sevgili kardeşlerim; üretmeden ekonomik krizi yenemeyiz. Şimdi sayın başgan diyor ki Apple’ı protesto edelim, yerli marka üretelim. Vallahi benim ruhum gomünist, üretelim anasını satayım, ama şey bir şey sorucam; çok geç kalmadık mı? Biz uçak yapabiliyorduk, araba yapabiliyorduk, telefon mu yapamıcaz? Önde bayrak sallayanı yaparız. Yaparız yapmasına da; işte “tam bağımsız Türkiye” diye haykırırken biz hani, dolar 2 TL civarını gördü diye, bunlar da bir haltı beğenmiyor diye terörist dediniz, tazyikli su sıktınız, gaz bombasına boğdunuz ya, işte tam olarak bunun için söylüyorduk. Betonlaşmak, zenginleşmek değildir. Bir ülkenin zenginliğini fabrikaları, bir evin zenginliğini ise dolu bir buzdolabı gösterir. Şimdi boş verin halkın güç bela aldığı iPhone’lara göz dikmeyi. Zira bu çok tehlikeli bir hareket. Bu boykotlar, ambargolar bir başlarsa, kurbağa misali yavaş yavaş, fark ettirmeden gelir devamı. Siz önce şu araba konvoyunuzu bir düzenleyin bakalım. Yollardan geçtiğiniz an dünyamız sarsılıyor bizim şahsen, 50 tane araç da neymiş. Bırakın Mercedes’i falan, yapın güzelce bir araba, ama gözünü seveyim düzgün isim koyun da marka yapalım biz de onu. Sonra şu bankalar bağırıyor ya hani dövizle işiniz ne diye, heh işte söyleyin onlara evini döşemek için, eğitimi için, tatile gitmek için borçlanan vatandaşın faizini bi kessinler bakalım, onlar iş adamlarına baksınlar biraz. Çünkü hepimiz biliyoruz hangi firmaların nedensizce vergiden muaf kaldığını, iyice laf kalabalığı yaptırtmayın bana. Sonra şu zamanında sattığınız / kapattığınız şirketlerimiz vardı ya; heh işte ona sınır getirin mesela bir Türk sermayesi tamamen yabancı sermayeye satılamaz diye. Çünkü satılınca n’olur biliyor musunuz? Batarız!

Şimdi benim önümde 3 seçenek var a dostlar. İlk 2’sinin yolu tası tarağı toplamaktan geçiyor. Çünkü korkuyorum. Bu ülkede çocuk yetiştirmekten, gençliğimi harcamaktan, bir defa geldiğim dünyayı saçma sapan vize / pasaport / döviz kurları sebebiyle gezememekten / hep mutsuz olan bir adamın yönetimine mahkum kalmaktan. Amerika’ya ya da Yunanistan’a gidebiliriz Erenikoyla. Amerika’ya bu dönemde tabii biraz daha zor olur bir de malum çok uzak. Allah korusun bir durum olsa atlayıp gelemeyiz, ailelerimiz burada. Yunanistan desen, canım memleketim orası, ama işte orada da iş benim gözümü korkutuyor. Müşteri hizmetleri olayından bir gün daraldığımda alternatifim yok ve ne yazık ki çalışmayacak kadar zengin değilim henüz. Son seçenek ise Türkiye’de kalmak, sırf mesleğim pazarlama olduğundan he bir de başka bir ülkede bu işi yapamayacağımdan. Korkuyorum arkadaşlarım, hepiniz gibi korkuyorum. Aranızda sakin kalabilen, umudu olan varsa yorumlarda buluşalım n’olur, depresyondayım! Yol gösterin bize, gidelim mi, kalalım mı?

Hadi kalın sağlıcakla!