Yüksel be Dolar, Kim Tutar Seni?!

Dolar sahibinin yüzünü güldürmeye devam ediyor! 23 Şubat 2018 tarihinde 3,79 TL’ye tekabül eden Dolar fiyatı son 1 ayda hatta neredeyse 1 haftada aldı başını gitti. Ben bu yazıya başladığım esnada 4,84 TL olan Dolar bakalım yazının sonunda da bir artış gösterir mi?

Hükümetten her zamanki gibi “dış mihraklar” yorumu geldi bu yükselişle ilgili. Elbetteki yanı başımızda yaşanan savaşlar, terör ve güvensiz ortam sebebiyle ekonomimizin etkilenmesi çok normal, bundan yana bir sıkıntımız yok. Ama tabii bu topraklarda nefes aldığımız sürece bu sorunlarla karşılaşacağımız / karşılaştığımız da aşikar. 2001 krizinde dönemin başbakanı olan Bülent Ecevit’e bir vatandaşımız yazar kasa fırlatmıştı. Ben tabii 10 yaşındayım o zaman, yarım yamalak hatırlasam da gazete arşivleri sağ olsun. Neyse işte o yazar kasa olayının sebebi ise doların 1,20’leri bulmasıydı. Sonra AKP hükümeti bu olayı çok defa hatırlatarak “büyüdük” dedi. 2000 yılında 0,62 TL, 2001 yılında 1,22 TL olan dolar 2002 senesinde büyük bir artış göstermiş ve 1,50 TL’yi bulmuştu. Ekonomik istikrar sağlayacağını vaadeden AKP hükümeti Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığı süresince 1,30 civarında seyredip yine “bir önceki döneme” oranla yüksek kalmıştı. Ama tabii bu esnada yol yapılıyordu ve biz Türkiye Cumhuriyeti olarak kalkınıyorduk. Cumhurbaşkanı da AKP hükümetine yani Abdullah Gül’e geçince işler biraz karışmaya başladı. 1,30 TL iken başlanan dolar kuru 2014 de oldu mu sana 2,18 TL? Ama sanırım gelen gideni aratır dedikleri doğru, son 4 yılda doların geldiği rakam ise 4,84 TL

Şimdi eskisi gibi yazar kasa fırlatamayan halkımız, ki insanın bir başkasına olan tepkisini bu şekilde göstermemesi gerektiğini düşünüyorum, artık cebindeki dolarları yakmaya başladı. Maksat insanların dolar alımını engelleyerek dolar kurunu TL karşısında düşürebilmek. Yıllardır süregelen bu artış esnasında yerli sermayeli pek çok firmamız yabancılara satıldı ve iş arayanların önceliği ise bu yabancı firmalar olmaya devam etti. Zira malumunuz daha kurumsal oldukları için haklarını almak konusunda bir sıkıntı yaşamayacağına inanılıyor. Ekonomi bakanlarımız değişti ancak söylemler hep aynı kaldı : Kurdaki dalgalanma geçici! Yersen!

An itibariyle açıklama yapmış ekonomi bakanı Zeybekçi : Doğru zamanda doğru hamle yapılacaktır. Sanırım doğru zaman 1$=10TL olmasını beklemek. Önümüzdeki seçim sürecini bekleyen bu dolar krizi bahane edilip seçimler iptal edilir mi? Sanmam. Ama bakın seçim diyerek ortalığı karıştırdılar, doları yükselttiler, ey CEHAPE diye başlayan cümleler ( o ses geldi değil mi kulağınıza 🙂 ) duyma ihtimalimiz var. Bir de tabii CHP ya da MHP nin adaylarının kazanması neticesiyle bu dolar krizi bahane ettirilip tekrar seçime gidilir mi? Neden olmasın!

Ayakkabı kutuları dolup taşanlar, ellemezsiniz tabii sizin için istikrar sonuçta, bir gece uyuyup uyandınız ve hoop paranız artmış. Benim de kenarda duran bir 25 Dolarım var; 10 lira olsun hemen bozdurucam, sonra da gidip bir depo benzin alırım artık, oohh hayat bana güzel!

Az kargaşalı ve bol dolarlı günleriniz olsun efenim!

PS: 1 Dolar = 4,83 TL (İnanamıyoruuum, düşmüüüş! 🙂 )

Reklamlar

Bizi Hep Bu Havalar Mahvetti!

 

Yaşasın, yağmurun ferahlatıcı yüzü yine gösterdi kendini. Bilmem siz de aynısını hissediyor musunuz ama ben ne zaman yağmur yağsa içimde bir sakinlik, bir ferahlık hissediyorum. Çoğu insan, onlar gibi güneşli havaya istinaden yağmurlu havayı tercih etmemi garipsiyor gerçi. Ama bu biraz da şey gibi hani; güzel olanı herkes sever, önemli olan kötüyü de sevebilmek. Hem güneşli olunca hava, bir anda Yalın şarkılarına dönüyor gibi oluyor etrafım. Sonra bir bakıyorum etrafta ne plaj var, ne birbirinden güzel ablalar, abiler, ne de yüzü hep gülen o mutlu mesut insanlar. İnsanlar yine sıkkın, yine mutsuz, yine huzursuz. Hoş o güneşli günlerin tadını 1 hafta çıkarabilmek için sene boyunca katlandıkları işleri, ağız kokusunu çektikleri patronları ve sürekli kumpasa düşeceğini hissettiren iş arkadaşları olduğu sürece onlar da haklı. Evlerinin kredisini ya da kirasını, çocukların eğitim masraflarını, ayda bir defa gidilen ve işte bu yüzden de özenle seçilen sinemanın parasını, ay sonuna dek aç ve açıkta kalmadan mutfağı doldurabilmenin derdini tasasını hiç saymıyorum bile. O yüzden işte hava kötü olunca, sanki insanlar tüm bu sorunların sebebi olarak hemen yağmuru suçlu gösteriyormuş gibime geliyor. Trafik olur sebebi yağmur, ayrılık olur sebebi Sonbahar, planlanan görüşmeler olur sebebi “kötü hava koşulları” Halbuki çocukken kar tatili yapıldığında okula gitmeyeceğimden ziyade kar oynayacağım için sevinirdim ben, bence diğer her çocuk gibi. Bir de sürekli bir romantizm yükleme çabaları şu güzelim soğuğa, yağmura. Bence yağmur romantiklikten ziyade hırçın ve hiddetli. Sanki damarına basmışlar da önce buz kestirmiş ortalığı; “bakın bu size ilk uyarım” dercesine. Sonra da yağmaya başlamış gibi son, damlasını akıtırcasına, öfkeyle. Ekmek teknesi deniz olanların çektiği sıkıntıyı hesaba katmazsak, yağmur en çok denize yakışır zaten. Dalgalar kıyıyı yağmalarken yağmur da hani sessizce iner ya denizin yatağına, işte o esnada içimdeki tüm öfkeyi boşaltabilecek gücü kendimde bulabilirim. Belki de bu yüzden hava ne zaman bozsa eve kapanmak yerine, deniz kıyısında ıslanmayı tercih etmişimdir. Ama o kadar hiddetlendikten ve gerçek gücünü herkese hissettirdikten sonra etrafa bıraktığı o tertemiz çim ve toprak kokusu, denizlerin bir anda gelen durgunluğu ve güneşi görüp kendini ortalığa salan gökkuşağı; huzur değil de nedir?

Yağmurlu havalarda içi kararanlar; zaten sıkkın olan canlarına bahane bulanlardır bana göre. Ama yağmur berekettir, ferahlık ve sakinliktir. Etrafa korku salan en gaddarın dahi bir gün yerini aydınlığa bırakacağının umududur yağmur. Yeter artık, n’olur, tamam; dediğin, o canına tak etmiş olan anda bile gökkuşağının 7 renginde bulacağın huzurdur. Öfkene, hırçınlığına bulduğun bahanedir. Bohemliğindir yağmur. Avrupa’dır, Ekvador’dur, yağmur ormanlarıdır. İstanbul’un en güzel baharıdır yağmur, Anadolu’nun bereketi, Afrika’nın bir damla suyu ve susuzluğudur.

Biz insanlar başımıza gelen her şeyin suçlusu olarak başkalarını görmeye göre programlanmışız belki de. Her zaman en iyi ve en doğru biziz ve geri kalan her şey ama her şey bize komplo kuruyor. Düğün fotoğraflarımı paylaştığım Facebook hesabımı CIA izliyor; müdürüm bana zaten takık; ben çok çalışıyorum ama hakkımı vermiyorlar; zaten ne zaman yola çıksam trafik olur; bu kadar yağmur yağdığı için de Ankara’yı sel götürdü! Hayır canım; bırak CIA’i, MİT’i; daha aynı şirkette çalıştığın çoğu insan bile senin varlığından haberdar değil. Gerçek anlamda çok çalışkan olup hakkını vermeyenlerin ağzını yırtma; trafiğe çıkmadan önce navigasyondan kontrol etme hakkın var. Ankara mevzuuna hiç girmiyorum; ben alt yapı derim, sen anla. Yani işin özü kimse senin mutsuzluğun için yapmıyor planlarını, belki acı gelecek ama 6 milyar nüfusun olduğu ( ki ben uzaylılara da inanıyorum; o durumda rakam daha da büyük elbet ) bir evrende 5.999.990 kişinin gerçek anlamda umurunda bile değilsin! İşte bu sebepten o sürekli aradığın mutluluk için temel kural; hayatında olanlar için başkalarını suçlamayı bırak artık. Kendi suçunu ya da hatanı bir an önce bulursan; çözüme ulaşman da bir o kadar kolay olacaktır. Naçizane 2. önerim ise geçmişinden kaçmayı ya da kendini unutmak için zorlamayı bırak bence. Şu anda sahip olduğun her şey geçmişinin bir eseri, ama sahip olamadıkların geçmişinin değil; şu anda denemiyor olmanın suçu.

Ben şimdi loto çıkmadığı için zengin olamadığıma ve Avrupa pasaportum olmadığı için Türkiye’de kalmak zorunda oluşuma bir de üstüne başkalarının ısrarla aynı adama oy verdiği için onun yüzünü görmeye mecbur kalışıma dövünüp gelicem.

Beni özleyin kendinizi de öyle çok yormayıın! Tamam?

Aşk Uğruna Ünlü Oldum!

Bu bir aklıma gelenin başıma geldiği, yapmam dediğimi yine nasıl yaptığımın hikayesidir sayın okur. Malum beni bilen bilir bugüne dek “hayatta olmaz” dediğim ne varsa tek tek tecrübe ettim. Ben de bu makus talihimi en son İstanbul’da yaşamam derken yendiğimi düşünmeye başlamıştım ki kazın ayağı öyle değilmiş. Ben işsiz kaldığım dönemlerde nedendir bilinmez henüz Netflix ile tanışmadığımdan ve haber yayınlanmıyor diye deli gibi Teve2 izlemeye başlamıştım. Tabii buna Ereniko’yu da alıştırdım ve onun da iş dönüş saatlerine denk gelen Kelime oyunu ve akabinde kanıt resmen en büyük eğlencemiz oldu o dönem. Neyse günlerden bir gün baktım Ereniko çok iyi yarışıyor ekran karşısında, onun adına form doldurdum. Neden benim katılmadığımı sorunca da Erensu durur mu yapıştırmış cevabı “ben senin menajerin olucam, üzerinden çok para kazanıcam, çoook”

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve Ereniko o beklenen telefonu aldı. Kelime oyununda yarışmacı olacaktı ve tabii ki ben de menajerlik hedefime adım adım ilerliyordum. Neyse biz stüdyoya gittik diğer yarışmacılar da geldi ama 1 kişi eksik, gelmedi. Biri Amerika’da, diğeri İngiltere’de yaşamış ve Yunanistan’da tanışmış bir Eren – Erensu çifti Ali İhsan Beyle ekibinin dikkatini çekmiş ola ki (Bakmayın burada şaşkınlık ifadesi kullandığıma, biz düğün alışverişimizde bile sırf bu hikayemizden ve elbette müthiş uyumlu bir çift olduğumuzdan deli indirimler almış insanlarız. 🙂) beni de dahil ettiler yarışmaya. Ben kamera arkasında olucam diye, biraz da hala ameliyatın etkilerinden tüm salaşlığımla gitmiştim oysaki; bir de ünlü mü olacaktım?!

Yarışmaya kalmış 15 dk beni saç ve makyaja alıyorlar, tabii vücut ağırlığımın yüksek ölçüde saçtan oluştuğunu bilmiyor insanlar onlar ne yapsın 🙂 Neyse hazırlandım ettim derken girdik stüdyoya. Sanki 20 dk öncesine kadar Ereniko’ya sen aslansın, kaplansın diye gaz veren ben değilmişim gibi, bütün kelimeler uçtu aklımdan. İlk sırada Eren yarışırken aklımdan geçen tek şey “Allah’ım n’olur çok yüksek puan yapsın da kimse onu geçemeyeceği için ben de rahat rahat takılayım” idi. Güya blog yazıyorum, deli gibi kitap okuyorum ve her şeyden önce pazarlama işi yapıyorum, ama yok; rezil olma duygusu beynimi sildi attı sanki. Neyse Ereniko’mdan sonra yarışan kızcağız daha yüksek puan yapınca aldı beni başka düşünceler. Bir de malum ben gazla çalışan bir insan olduğum için kendi kendimi gaza getirmeye çalışıyorum; yaparsın Erensu ya neden olmasın, bak ekranda çok iyisin, az önce kocan da övdü zaten” diye; ama işte bu gaz faslını daha bitirememiştim ki sıra bana geldi! (Sçtık!)

Gözlerim bozuk olduğundan bir yandan gözleri kısıp, bir yandan da doğru mu acep, amanın yoksa rezil mi oldum duygularıyla Ali İhsan Bey’i yoklarken ( ki o esnada ikisinin de farkında değildim, ama televizyon dünyası çok gaddar a dostlar, her şeyi ayan beyan gösteriyor.) hoop korktuğum bir daha başıma geldi; nazarlara geldim. Yoksa “vazife”, “hunhar” gibi kelimeleri bilmemek başka bir şekilde açıklanamaz zannımca. Ama bak “cinsiyet” sorusu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yani o esnada belki de ameliyatın da hatırlatmaları olarak;  yumurtalık, sperm, hamilelik, gebelik gibi pek çok terim geçti aklımdan; ben  ne bileyim o kadar basit düşünmem gerektiğini. Neyse “tempoyu yine yakaladım, ohh kocamın öcünü de almak üzereyim, biz Erenleriz akıllım, kimse bizi yenemez” diye gaza gelmiştim ki; olmaz olsun öyle kupon daire! Belki de bugüne dek hiç öyle çok merkezi yerden ev aramak zorunda kalmadım, ondan mı bilemedim acaba bu terimi. Yani Pendik Kurtköy’de oturunca, neyin kupon dairesi Allasen? Bol miktarda kelepir var burada.

Sonuç olarak Erenikocumla ilişkimizi kameralar önüne de taşıyarak, farklı bir anıyı daha attık hafızaya. Ali İhsan Varol ve tüm ekibine teşekkür ederiz tekrardan, sizlerle tanışmak güzeldi! Hadi bakalım, adiooss!!!

PS: Sevgili yapımcı kardeşlerim; zayıflasan aslında size karı-koca bir seyahat programı yapalım diyorsun, duyuyorum; vallahi de zayıflarım, sen programın detaylarını anlat hele bi 🙂

Kilon mu Var, Derdin Var!

Selamlar olsun sevgili okur. Bu aralar yani yaklaşık 1,5 aydır kafayı kilo vermekle bozmuş durumdayım. Çünkü malum evlendikten sonra, işsiz kaldığım süre zarfında 2387426342 kiloya ulaşınca ve sanki ben bunun hiç de farkında değilmişim gibi çevremdekilerin “kilo versen güzel kızsın aslında” gibi hadsizlikleriyle karşılaşınca, bu işe bir dur demem gerektiğini hissettim. Aksi durumda uzaydan görünen cisimler arasında adımı da görmeye başlayacağım diye bir korku kapladı içimi. Tabii bir de gazla çalışan bir bünye olduğum için, kendi çapımda hodri meydan dedim herkese. Hedefim Temmuz ayına dek 20 kilo vermek ve yine aynı çevremden “biraz kilo alsan güzel kızsın aslında” yı duymak. Şimdi aranızdan ya boş versene sen çevreyi ne takıyorsun diyenler sen böyle de fıstık gibisin e bağlayanlar çıkar elbet, (Allah’ım nolur çıksın!) ama yoo dostum yoo.

Ben ki kendimi bildim bileli balık etli olup, özellikle de özel günler için kıyafet seçimlerinde dara düşmüş biri olarak, hayatımda ilk defa bu denli kararlıyım, aman bozmayın. Gerçi şimdi siz zavallılarım sanıyorsunuzdur ki; ben ölüm diyetine başladım. Bittabiki hayır. Yahu ben sapına kadar Boğa burcu bir ablayım, doğal olarak sloganım da boğazımı kesin ama yemeğimi kesmeyin oluyor. Argoda bunun için kullanmayı çok sevdiğim bir tabir var ama 18 yaşından küçük okurlarım için kendimi sansürlüyorum ve “bu ne perhiz ne lahana turşusu” dediğinizi duyuyorum. Şimdi arkadaşlar, benim olayımı basitçe sağlıklı beslenme ve spor olarak tanımlayabiliriz. Kendi kafama göre bir plan oluşturdum ve yaklaşık 1,5 aydır da bu plana tabii ilerliyorum. Mesela hayatımdan gazlı içecekleri çıkardım. Meyve suyu dahil ( taze sıkılmış değilse ) ekstra şeker eklenmiş bütün ürünlere üzüle üzüle el salladım. Zira beni bilen bilir; çikolata bir hayat şeklidir, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez! Ama bu demek değil ki çikolata ve çikolatalı tatlardan kendimi mahrum ediyorum. Yok kıız, öyle hindistan ceviz yağlısı ya da avakado soslusu gibi ikame lezzetlerin hiçbirini kullanmıyorum. Ay çok pahalılar ve yanii işte biraz fazla popülistler. Elbette yine tatlı yiyorum ama mümkün mertebe öğlen 1’den önceye bırakıyorum bu işi. Çünkü diyetisyenlikle uzaktan yakından alakası olmayan bir arkadaşım çikolata, pilav, makarna gibi tatların 13:00’den önce vücuda girmesi aynı şekilde yakılmasını kolaylaştırır dedi. Sizce de çok mantıklı değil mi? Zira benim işime fazlasıyla geliyor.

monica

Önceden haftada en az 1 defa dışarıdan yemek söyleyen ve bunu da haliyle pizza ve hamburger üzerine kullanan, üstüne bir de benim ısrarım ve Erenikomun pes etmesi sebebiyle waffle gömen bir bünye, işten gelip en az 1 saat spor yaptıktan sonra saf protein ya da salatayla beslenmeye başladı. Sabah kahvaltılarında poğaça mı?! (Dikkatinizi çekerim bu bir soru değil, olumsuz şaşkınlık ibaresi) Elbetteki yasaklı. Halbuki ben poğaçanın peynirlisine, böreğin sulusuna hasret kalmıştım Yunan ellerinde. Poğaça, börek yerine yağsız süt, hurma neyimize yetmiyor? (Bak işte, bu bir soru cümlesi!) Nihayetinde günlük programımız yağı ve şekeri minimuma indirmek ve üstüne güzelce de bir spor patlatmak. Amma velakin tüm bunlara rağmen her ne kadar inceldiğimi hissetsem de öyle bir woooww rakamlarla karşılaşmıyorum tartıda. Hatta spordan sonra Ereniko 300 gram vermişken, ben hoop 700 gram almış oluyorum. Hadi onu da geçtim, tartının yerini 10 cm mesafeyle değiştir, kilo farklı çıkıyor. Ama ne hikmetse ibare hep yukarıya maşallah, az gösterse oraya mıhlıcam yeminle. Sonra neymiş Erensu çok sinirliymiş, utanmasa tartıyla bile kavga edermiş. Ederim efendim, ben tartının az gösterenini severim!

angry

Şaka bir yana elbetteki bu durum vücudumdaki yağ oranının azalması, kas oranının artması ile de açıklanabilir. Zaten tam teşekküllü bir diyet yapmadığım için de 1 ayda 10 kilo vermiyor olmam sanıyorum ki makul bir durum. Diyetisyen arkadaşlarımdan azar yememe umuduyla, yaptığım yöntemden ve bu süre zarfında gram aç kalmadan nasıl 1,5 ayda nasıl 4 kilo verdiğimden bahsedeyim. Sabahları az önce de söylediğim gibi 3 adet hurma ve yağsız süt / haşlanmış yumurta ve yarım yağlı peynir, salatalık, domates / haftasonu sucuklu yumurtaya abanıyoruz ama. İki ara öğünde meyve ya da kuru yemiş ya da havuç, öğlen yemeğinde şirkette ne çıkarsa, akşam yemeği de yağsız et ya da salata. Tabii her gün olmasa da haftada 1 defa yediğim tatlıları da unutmamak lazım.

nutella

Şimdi her ne kadar Nutellayı kaşıklamakla, havucu kemirmek aynı olmasa da; sonuçta ortalama 20 yıldır havuç yerine Nutella yediğim için bu halde olduğum gerçeği, tokat misali, çarpıveriyor yüze. O yüzden elindeki bol kalorili az besinli şeyi hemen yere bırak sevgili okur. Çünkü ne kadar ümit etsek de “balık etli kadın modeli” o kadar da moda olmadı yani, kabul edelim bunu. Varsa sizin de bildiğiniz, böyle çok alengirli olmayan yöntemler, pul biberli, limon sulu yoğurtlar ya da tarçınlı su gibi püf noktalar yorumlarda buluşalım.

Arrivedarçiiiii!