Bir Zeytinyağı Hikayesi

Selamlar sevgili okur. Umarım keyifler pek bir yerindedir ve bir Cumartesi akşamını benim gibi evde geçirenlerden değilsinizdir. Öyle bile olsa tadını çıkarın. Son yazıdan bu yana hayatımda eğlenceli bişeyler olsun da bloga yazayım diye beklerken bu öyle güzel bir şey oldu ki anlatamam!!!

O halde biraz flashback ile başlayayım yazıya. Vakti zamanında ben mini minnak bir çocukken bile en büyük sıkıntım kulaklarımdı. Yok öyle kepçe, büyük falan gibi gelmesin aklınıza, benim kronik olarak kulaklarım ağrırdı. Gecenin bi yarısı ben feryat figan ağlayınca da can babam apar topar götürür doktora, geçirirdi ağrıyı. Gel zamaan, git zamaan gerek vertigosu, gerek ağrısı derken bu durum hep devam etti. Neyse işte ben geçenlerde meğerse duyma engelli olduğuma derken çok korkunç bir rüya gördüm ve etkisinden çıkamadım sayın okur. Rüyandan banane deme nolur, bugün yaşadığım korkuyu anlaman için söylüyorum.

Menemen mi yapsak?!

Gelelim bugün yaşadığım duruma ve anlattığım bir ton olayla ne ilgisi olduğuna. Bu sabaha karşı yine o ağrı baş gösterdi. Hayır yani çocukluktan gelen bir koku, bir ses, efendime söyleyim bir anı yaşadığında duygulanırsın falan dimi; ama söz konusu olan anı bir ağrıysa eğer, çocukluğunla tek bağlantısı ısrarla edemediğin küfür bile sayılmayan o sözler oluyor haliyle. Tabii sabah ben uyuyamayınca Erenikom da sabahın köründe uyanıverdi tabii ve her hastalıkta yaptığı gibi saniyede 15 bin kez doktora gidelim diye tutturdu. Ama sorun şu ki ben azıcık doktordan korkan bir insan evladıyım. Dolayısıyla biraz daha babaanne çözümleriyle ağrıyı dindirmek taraftarıyım. Bakmayın her konuda pek bir açık fikirli, efendime söyleyim modern bile sayılabilirim; ama söz konusu olan hastalıksa canını seveyim koca karı yöntemlerinin. Neyse Google amca’ya “kulak ağrısına ne iyi gelir?” dediğimde bana her evde bulanan ve resmen her derde deva olan “soğan, sarımsak ve zeytinyağı” üçlüsünden bahsetti.

Ama bu esnada benim ne kadar babanne olduğumdan ziyade mühendis olan kocamın girdiği tripler görülmeye değerdi. Adam sonuçta balık doktoru amma velakin benim balık olmadığımı anlaması sanırım biraz zaman aldı. Önce soğanı ezip suyunu kulağıma damlatmaya başladı ama soğandan mı yoksa adamın elinin ayarından mı bilinmez, ağrı geçmedi. Bu sefer de birkaç dala zeytinyağını kaşıkta ısıtıp, oda sıcaklığı kıvamındayken yine kulak içine damlatıverdi. Neyse ki bu işlemden hemen sonra ağrı anında kesildi de Erenikonun “yumurta da kırıp menemen yapma” esprileri de kısa sürdü. 🙂

Gerçi şu anda sağ kulağım uğultu ve çınlamalarla kendi cumhuriyetini yaratmış olsa da zeytinyağı sağ olsun, buna da şükür diyorum. Siz kendinize uygular mısınız bilmem, ancak bizzat tecrübe ettiğimden mütevellit yine de anlatayım istedim. E haydi o halde, bol zeytinyağlı, sıfır ağrılı hafta sonlarınız olsun. Çüüüüüzzzzz!

 

 

Reklamlar

Work Work Work!

Hafta ortasından selamlar canım okur. Hafta ortası dediğime de bakmayın aslında, bende gün kavramı kalmamış durumda, her günüm Cumartesi maşallah. Malumunuz Türkiye’ye yerleşme kararı alıp İstanbul’un en bir kuytu köşesine taşındık Erenikoyla. Yani o buradayken iyi hoştu da, çalışmaya başladığı için evde baya bi sıkılır oldum. Bakmayın attığım fotolara, havuz da bir yere kadar… ( zengin tribi! 😀 )

en bi sevdiğim

Vakti zamanında bir yazımdaben Bihter Ziyagil olmak istiyorum. 2 saat dernek toplantısına gittikten sonra, yoruldum dinleneceğim diyerek 0dama çekilmek istiyorum. Psikolojim bozulduğunda bir koşu gidip dünya turu yapmak istiyorum.” demişim. Ay resmen bütün yazılarım benim pişmanlığım üzerine kuruluymuş da haberim yokmuş. Yok anam, Bihter falan olmak istemiyorum ben valla, Nihat olucam ben, işinde gücünde, ailesinin başında adam ne güzel. Evet, evet ben Nihat olucam. Olucam da, önce bir iş bulmam gerektiğinin pek tabii ki de farkındayım canım okur. Yani, daha kolay iş bulurum diye Türkiye’de kaldım, yok kendi memleketimde iş yok.

Garsonluk mu yapsam acep?!

Yani şöyle ki, açıyorum pazarlama ilanlarını, yarısından çoğu satışla ilgili. Şimdi bu hususta üniversite eğitimini almış, bu alanda deneyim edinmiş ve yurt dışında yine aynı mevzu üzerinde eğitim almış, tonlarca programa katılmış birisi olarak kusuruma bakmayın ama satış ve pazarlama aynı şey değil. Pazarlamacı; analiz yapar, müşteriye odaklanmak için doğru kanallar belirler ve bunun üzerine strateji geliştirir, ürün geliştirilmesine ve Ar-Ge’ye destek olur, geri bildirimleri kontrol eder ve bu konu hakkında yol izler. Satışçı; tüm bu veri tabanını baz alarak, satar. Yani öyle ilanınıza pazarlama – satış uzmanı arıyoruz yazıp, aranan özellikler kısmına da “annesinin kızlık soyadı yıldız olsun” gibisinden maddeler eklemeyin gözünüzü seveyim. Ama diyelim ki yazdığınız özelliklerin hepsine sahibim ve uygulayabilirim, bu sefer de 5 yıllık iş tecrübesi olan, eğitimli ve gerçekten uzman birisini 2000 tl’ye çalıştırmak için bir tarafınızı yırtmayın rica ediciim.

Eşek gibi çalışır, hiç para almam, uyar mı?!

Geçen yine bir görüşme yaptım ve adama açık açık söylüyorum son maaşım 3200 TL’ye tekabül ediyor ama yine de bunu 3000 TL net olarak düzeltip başlayabilirim diye, bana sunduğu teklif 2500 TL Brüt! Pardon da şaka mı bu? Hayır ben ısrarla bu parayı almak için mi o kadar emek harcayıp yoğunlaştım bu alana? Özgeçmişe bakmadan daha talep edilen fiyat kısmını baz alıp eleme yapan İK’lar, sizi de biliyorum, olduğunuz yerde sağ olun ama tabii yine de.

Sonuç olarak canım okur, iş arıyorum; böyle pazar araştırması yapabileceğim, sosyal medya ve dijital pazarlama süreçlerini yönetebileceğim, trendler doğrultusunda üretim ve Ar-Ge desteği sağlayabileceğim, satış ekibinin hedeflerini değerlendirip; onlara destek olabileceğim, PR için etkinlik düzenleyebileceğim pazarlama uzmanlığı arıyorum hepsi bu. He bir de Anadolu yakasında olsun, haftasonları olmasın istiyorum. Gülse Birsel’in de reklamda dediği gibi; öyle de olsun, böyle de olsun, oluversin ne var?!

 

Cahildim dünyanın rengine kandım!

“İzinli olmak hiç bana göre değil sevgili okur. Özellikle de param olmadığından mütevellit evde oturmak zorunda kalıyorsam işte o zaman siz düşünün. Zira ben düşünmekten kafayı yiyeceğim. Bugünün sorunu Avrupa Birliği. Ama öyle politik olarak falan düşündüm sanıyorsanız fena yanıldınız. Benim olayım tamamıyla sınırların yaşattığı gerginlik. Yani şöyle ki, güzelce bir bavul hazırlayarak 5 ay Barcelona’da, 1 yıl Boston’da diyerek örümü tamamlamak istiyorum. Her bir yerde de kariyer peşinden koşmadan, hayatımı devam ettirebileceğim işler bulabilmek istiyorum. Ama gel gör ki tek sahip olduğum şey olan Türk pasaportu buna izin vermiyor.

Neymiş efendim bilmem ne yasasına göre Avrupa Birliği vatandaşı değilsem oralarda çalışamazmışım, haspam! Nasıl bir hayat yaşayacağımı belirleyen şeyin pasaportumdan ibaret olması beni resmen çıldırtıyor. Hayır, anlamadığım şey şu  dizi filmlerde insanların başına gelen o müthiş ötesi fırsatlar bana neden rastlamıyor onu anlamadım işte.” diye başlamışım bundan yaklaşık 1 yıl önceki yazıma. Halt etmişim.

Çekirdek ve batak da olmasa n’apardık?!

 

Şimdi neden kendimle bu denli çeliştiğimi bilmeyenler için durumu açıklamak istiyorum. Malumunuz yaklaşık 2,5 yıl Atina’da yaşadıktan sonra, eş durumundan Malta’ya taşınmaya karar verdik. Bu sebepten de artık Türkiye’ye dönelim, 15 – 20 gün yapamadığımız balayını Ege sahillerinde toza dumana katalım, aile ve arkadaşlarla da hasret gidip yeni memleketimize gidelim dedik. Ama o iş hiç de öyle olmuyormuş, bunu öğrendik. Şöyle ki, Malta’da bize söylenen süre uzadı gitti. Ortalama 1 aylık “tatilimiz” yalan oldu. Zira biz para kazanmadan para harcamanın Bihter Ziyagil’e has bir durum olduğunu unutmuştuk ve yine tekrar etmek istiyorum; iyi halt yemiştik.

İşaretim sana; göçebe ruhum!

Şimdi 2 gün annemlerde, iki gün Erenikolarda, iki gün de sağolsun best man’de derken daha bir ay bile olmamışken döneli, ben 5 ay gibi hissediyorum a dostlar. Ortada ne düzen kaldı ne başka bir şey. Tabii bizi el üstünde tutmak için elinden geleni yapan bu denli insana haksızlık etmek gibi olmasın ama; insan kendi koltuğunu, televizyonunu, bardağını arıyormuş. Bundan sonra ağzımdan çıkacak olan “göçebe hayat” sözü için ıslak odun bulundurun lütfen yakınlarınızda, zira bu 3 ev arasında bile ömrüm çürüdü yahu. Yaz sıcağı gelmiş zaten, bir de malum Ramazan Türkiye’de biraz sert geçiyor derken, o metrobüs hiç çekilmiyor yeminle.  Sanıyorum ki şurada geçen 1 ay bana hayatımın dersini vermiş oldu. Siz siz olun işleriniz tam olarak kesinlik kazanmadan hareket etmeyin gençler. Bir de sakın ola ki gezip tozmak ile göçebeliği bir tutmayın. Erenikomun her zaman söylediği gibi; “gidip gezelim ama, sonra da evimize dönelim.” Dönelim tabii ya. Dur bari Malta’dan ev bakayım da zaman geçsin. Haydi siz de bana iş bulun da keyfimiz yerine gelsin. Öperim gözlerden.

Güzel şehirsin vesselam

Sinirlerimi Aldırdım, Tatildeyim

Sizi bilmem ama ben tatilden sonra işe alışamayıp, bununla da kalmayıp sinirli, cazgır birisine dönüşüyorum sayın okur. Bir de öyle bir bünyem var ki maşallah, saniyesinde alışırım tatile. Sonra da vay efendim Erensu bugün çok gergin. Sensin gergin! Yahu o kadar dinlenmişim, etmişim, Arap Şükrü’ye özenip bronzlaşmışım falan, hoop birşey buluyorlar beni delirtmeye. Neymiş efendim müşteri çok sinirliymiş, neymiş efendim bu telefon çöp müymüş. Ya sabır. Hayır ben de sinirliyim, beni nereye aktarıcan acaba? 😒

Neyse bugün yine tamam biraz sakinleşeyim derken, aldım yoğurdumu, salatalığımı evime gidip cacık yapıcam. Zira, Yunan ellerinde sosunu yemekten gına geldi, biraz böyle annem yapmış gibi olsun istedim. Neyse bindim otobüse, eve dönüyorum, o kadar yer varken dangozun biri sen kalk yanıma otur. Bir de ayırdı bacaklarını, daha ne kadar rahatsız edebilirdi bilmiyorum artık. Ofluyorum pofluyorum yok, bana mısın demiyor. En son bir atarlandım kalktım yanından, indi benimle beraber. Kafasına yiyecek yoğurdu haberi yok. Neyse başka yöne gitti de, ulu orta cazgırlaşmadım.

IMG-20160514-WA0009

     ” Nasıl da sakin bir insanım aslında “

 

Neyse, gelelim bizim tatil mevzuuna. Bilen bilir, seyahat etmeyi ne kadar seviyorsam, coğrafyadan da bir o kadar uzak bir insanım. Yani şöyle ki Antep’e 2 bilet aldım hadi gidelim dersen 20 dk içinde havalimanında olurum. Ama Antep’in yerini sorarsan işte orada bozuşuruz. Mesela Burdur. Yahu B harfiyle başlayan şehirlerden Balıkesirle Bursa dışında hepsi Doğu Anadolu’da bence. Ama öyle değilmiş, Burdur baya baya Antalya’nın üstündeymiş. Bir de bana kalkmış diyorlar ki hiç harita da mı çizmedin? Benim çizdiğim haritayı görseler hayata küserlerdi haberleri yok. 😂

 

IMG-20160516-WA0006

 

Burdur bir yana, hazır hava güzel olacak Agistri’ye gidelim dedi sevgili kişisiyle. Biraz dinleniriz, denizi de güzelmiş diyerek aldık biletleri. Şimdi ben bir yere gitmeden önce araştırma falan yapmadığımdan, sağ olsun her birşeyi o halletti. Bilmeyenler için söyleyelim, Agistri, Pire’den 70 dk mesafede bir ada. Ben geçen yıl Merveyle gitmiştim ama, gittiğim yerin Egina olduğundan da adım gibi emindim, taa ki Egina’nın önünden geçene kadar. Feribot tam durdu, hadi inelim geldik diyorum, neyime güveniyorsam. Hayır sevgilim, önce Egina var, Agistri değil diyor sevgili kişisi de. Böyle Egina mı olur, nerde beyaz kilise, hem yol var burda, burası küçüktü dedim. Açtı önüme haritayı, çok anlarım ya. İlkokul öğrencisine anlatır gibi, bak önce Egina diye başladı anlatmaya. Neyse ikinci durak geldi ve ben ayaklarım toprağa bastıktan sonra kabul ettim, daha öncesinde de Agistri’ye geldiğimi. Neyse, indik yerleştik falan derken, Mikail’in bizimle bir alıp veremediği var diye düşünmeye başladık. Zira ne zaman tatile gitsek, cenaze havası mübarek. Neyse öğlen oldu, güneş açtı derken, resmen şeker şurup gibi birşey oldum. Aslında kamp adası olarak biliniyor orası, ama o kadar çok kamp yapmak yasaktır uyarısı gördük ki, emin de olamadık. Adanın arka taraflarına gitmedik, o yüzden çok birşey söyleyemeyeceğim. Skala, zaten limanın da olduğu merkez, Megalachori de 2km mesafede bir bölge ve biz bu kısacık tatilde 6kmden fazla yol yürüdük sayın okur 😒 Neyse yorulduk ettik derken, akşam yemek siparişi veriyoruz, altı üstü 3 4 meze ve ana yemek söyledik. Kadın bize resmen yeter dedi. Şaka değil, cidden söyledi bunu. Ama bir yemekler getirdi, of yani. Canım Ege mutfağı, sen çok yaşa.

IMG-20160516-WA0005

 

Ertesi gün daha da fena, yağmur yağdı yağacak, millet hırkayla oturuyor, biz çipil çipil denizde. Bir de taş sektirmeyi öğrettim Eren’e. Ortamlarda tam tersini söylerse inanmayın, ben zaten biliyordum. 🙄

Bu arada yazılarımı beğenip, daha çok yazmam için beni teşvik edenlere de çok teşekkür ederim. Siz bir tanesiniz! 🙂