Kadın Cinayetleri Politiktir!

Selamlar sevgili okur.

Bugün de pek çok kadın gibi, kardeşlerim gibi, boğazımdan lokma geçmedi. Nefes alırken zorlandım ve gözyaşlarım bağımsızlık kazandı. Sosyal medyada kınayayım dedim, söyleyeceklerim oraya da sığmadı. Twitter’da aklımın, hayalimin alamayacağı şeyler okudum ve bu ülkede bir kadın olmaktan tekrar nefret ettim.

Kimisi tecavüzcülere ve katillere idam istemiş, ben kesinlikle bir hamlede ölsünler istemiyorum. Toplumun her alanından dışlansınlar, iş ve aş bulamasınlar, yüzlerinde damga ile gezip yaşayan ölülere dönsünler istiyorum. Hadım edilsinler istiyorum, başka hiçbir canlıya dokunamasınlar. Konuşan, görüşen kim varsa, onların kaderini yaşayacağından herkesten uzaklaştırılsınlar istiyorum. Değil bir kadına / çocuğa / hayvana dokunmak, konuşurken kelimelerini tek tek seçsinler istiyorum. Kaldıracakları o ellerinin, söyledikleri sözlerin ya da sahip olamadıkları uçkurlarının onları yaşayan ölülere dönüştüreceğini bilsinler, bu yüzden de hiç yeltenmesinler istiyorum.

Tanıyan bilir, dünya tatlısı bir eşim var. Anlayışlı, merhametli, insan. Ben de hiç öyle Türk toplumunun istediği mülayim kızlardan değilim hani. Haklıysam eğer; kavgaysa kavga, sonuna kadar. Beyim gelmeden yemek yapayım, ütüsüz gömleği olmasın, karnı tok sırtı pek olayları hiç bana göre değil yani. Dedim ya tam bana göre diye, o da bunları beklemiyor haliyle. Onu her ne kadar çok sevsem de bugün erkeklerden bir kere daha tiksindiğimi söyledim. En iyilerinin bile bizim yaşadığımız korkuyu yaşamasını istedim. Karanlıkta bir yerden dönerken başıma bir şey gelir mi korkusunu yaşayıp, bu yüzden dışarı çıkmaktan vazgeçmelerini istedim. Takip mi ediliyorum diye adımlarını hızlandırmalarını, onları alsınlar diye anne babalarını aramalarını ya da en azından telefonla konuşma numarası yapmalarını istedim. Güpegündüz bir parkta spor yaparken gözü oyulasıca bakışlardan ürkmelerini, yanlarına gelen bir köpeğe sığınmalarını istedim. Biriyle birlikte olduklarında kendilerini kirletilmiş hissetmelerini, “ailem duyarsa beni öldürür” baskısını yaşamalarını istedim. Sürekli birileri giydiklerine karışsın, ne yaparlarsa yaranamasınlar istedim. Ergenlikte belli olmaya başlayan cinsel organlarını etrafın nahoş bakışları yüzünden saklamak zorunda kalmalarını ve bu yüzden yamuk yumuk yürümelerini istedim. Bir yere giderken biber gazı taşımalarını ama polisin bile onları korumayacağını ve hatta suçlu bulacağını bilerek yaşamalarını istedim. Eve geç kalınca ya da biriyle görününce babalarının bacaklarını kıracağı söylensin. Tacize uğrayınca kimseye anlatamasınlar, çünkü anlattıklarında “kuyruk sallamışsındır” diyen biri elbet çıksın karşılarına. Ya da en azından ateş olmayan yerden duman çıkmayacağı hatırlatılsın onlara da. Bacak bacak üstüne atıp oturamasınlar; az gülsünler, az konuşsunlar; birileri sürekli onların ne yapması ve yapmaması gerektiğini hatırlatsın ve ne olursa olsun o birilerine hiç yaranamasınlar istedim.

Bugün erkeklerden bir kez daha tiksindim.

Kadınlar bu ülkede her gün ölürken, birbiri ardına gözyaşı dökerken, onlar konuşmasın istedim. Sesleri çekilsin, yok olsunlar istedim. Aynı yastığa baş koyduğun, doğurduğun, evladı olduğun ya da sadece aynı kaldırım taşına bastığın kişiden korkmak nedir bilsinler istedim.

Kadın mı kız mı belli değil diyenden,

Kadın evinin süsüdür diyenden,

Kadın vır vır konuşmayacak diyenden,

Su testisi su yolunda kırılır diyenden,

Kocanız vurmaya kalkarsa yemekten sonra çayın yanında uygun dille nedenini sorun diyenden,

Kadınlar size Allah’In emanetidir diyenden,

hepsinden, nicesinden bir kez daha tiksindim.

Eminim aranızda eşim gibi, kimseye sesini dahi yükseltmemiş, sevmelere doyamamış, insan olanlarınız vardır ama üzgünüm, kurunun yanında yanan yaş misali, her birinizin bunu yaşamasını istiyorum. Artık erkeklere tek lokma tolerans gösterebilecek ne gücüm, ne hevesim kaldı. Ataerkilliğiniz batsın inşallah!

Bir Neslin İmtihanı (Vol. 98456) : Pandemi & Karantina Günlüğü

Selamlar canım okur, uzuuuunca bir aradan sonra işte karşınızdayım. Doğum gününü Lily’den sonra en çok seven insan olarak, kendime ne hediye versem diye düşünürken yazmayı nasıl özlediğimi fark ettim. Umarım size de bir nebze iyi gelir 🙂

Naber, nasıl gidiyor karantina? Başladın mı ekmek yapmaya, yoga gurusu olmaya, örgü örmeye ve ailenle kaliteli vakit geçirmeye? Ya da şimdiden ofisi çok özledim diye hüzün mü bastı içini? Bana öyle geliyor ki pek çoğumuz kendini, ailesini, evcil hayvanını daha yeni yeni tanıyor, huyunu suyunu daha yeni öğreniyor, benliğinde yolculuğa daha yeni çıkıyor. Bilmem siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.

Şahsen ben; en son orta okulda falandı herhalde, TV’de jimnastik yapan ablaları izleyerek yaptıklarını uygulardım, böyle yüzüstü uzanıp başı ayaklarla birleştirmeler olsun, 4 ayak üstünde ters köprü olsun, ellerim yerde baş üstü durmak olsun daha adını bilmediğim bir sürü esneklik kazandıracak hareketler yapardım ve hiç de zayıf bir çocuk olmamama rağmen sağolsun vücudum o konuda beni yarı yolda bırakmazdı. Taa ki bu karantina sürecinde biraz da bel fıtığımı rahatlatmak ve 785 kilo olmamak için yogaya başladığımda ampuller yandı zihnimde. Meğerse ben o yaşlarda haberim olmadan yoga yapıyormuşum ya! Tabii geçen yıllar sağolsun, o eski esnekliğimden eser yok şimdi. Gözle görünen bir gelişme var ama, bu tempoyla devam edersem güzel olur tabii. Beni tanıyanlar bilir, her ne kadar kelimelerle aram iyi olsa da, o kelimeleri ezberlemek konusunda rezaletim. Şiir ezberleyemem, onu geçtim ezbere bildiğim tek bir şarkı var onu da burada yazıp daha fazla rezil olmak istemiyorum. İşte bu ezberleme sorunu yüzünden asana pozlarının adını da ezberleyemiyorum. İzlediğim kızcağız hem orijinal adını hem de Türkçe versiyonunu söylüyor ama o hangi hareketti diye düşünmekten poza giremiyorum. O yüzden gözüm sürekli ekranda, abla ne yapıyorsa ben de onu yapıyorum. Haliyle gözlerini kapat dediği anda rahatlamak yerine panik oluyorum. Çünkü malum esnemeli falan bir şey olduğu için bu yoga, ters bir harekette zarar da verebilirim durduk yere kendime. Ki beni tanıyorsak, veririm de. Pratik yapa yapa alışırım herhalde ne diyorsunuz?

Ayrıca yeni bir atasözü buldum, yazın bunu bir kenara; kedi giren eve yoga girmez. Şöyle ki; Ereniko’nun şirket kedisi de bizde geçiriyor bu karantina sürecini, bir de Şazişkomuz var malum ve bu ikisi bir araya geldiğinde evimiz biraz şenleniyor 🙂 Sanıyorum ki kendilerini ayrı bir birey olmaktansa benim kuyruğum olarak görüyorlar. Nereye gitsem peşimdeler, başka bir odadaysam kapının önünde bekliyorlar falan. Tabii çok memnunum ben bu ilgiden, yalan yok. Ama yoga yapayım dediğimde biri matımı, biri de saçaklı tshirtümü yemeye çalışmasa iyi çocuklar aslında. Haliyle odanın dışına koyuyorum rahat çalışayım diye, ama bu sefer de kapının önünde bir miyav serenatı başlıyor, yine odaklanamıyorum. Buna da alışırım diye düşünüyorum, umarım yani.

Kısacası ben aslında genel itibariyle halimden memnunum. Evim iş yerime çok uzak olduğu için evden çalışmak, sevgilimi ve bebelerimi sürekli görebilyor olmak, trafik ve kalabalığın yarattığı streslerden uzak olmak bana iyi geldi. Konfor alanımda çalışmak ve o esnada 375722. defa Aşk-ı Memnu’yu bitirmiş olmak, mesaimin başlamasına 2 dakika kala uyanmak falan bunlar müthiş benim için. Zaten çok kalabalık seven biri olmadığım için de bir nebze rahatlamış durumdayım. Arada bir ekmek yapıyorum, yoga ile kaybettiğim kalorileri mütemadiyen tatlı yiyerek geri alıyorum falan, iyiyim yani 🙂 Şaka bir yana tek sıkıntı aileme ve arkadaşlarıma sarılamıyor, onlarla iki lafın belini yan yana gelip de kıramıyor olmak. Bir de son 6 – 7 senedir doğum günümde hep başka yerlerde, sevdiğim insanların pek çoğu çevremdeydi. Bu sene için de deli planlarım vardı haliyle, belki Londra’da ya da başka bir yerde olacaktık ama neslimiz sağolsun, görmediğimiz bir tek uzaylı istilası kaldığı için geride, sağlıklı kalmak pahasına Ereniko ve kedilerimizle evdeyiz. Ters köşe oldum.

  1. yaş günümü karantinaya armağan eder, hepimiz için fizik ve ruh sağlığı dilerim. Bu yılı pek sevmediğimiz konusunda hem fikirsek, ben 28 olarak hayatıma devam edeyim diyorum, hatta 24 – 25 falan. 29 ne ya, 30’a bir kala, yuh!!

Neyse ben bir koşu Google mapsten dünyayı gezip geleyim bari, haydi bakalım, evde kalmaya devam! Öperim.

Jeopolitik Konum Anlayışımız Neydi, Ne Oldu?

Selamlar sevgili okur. Çok zamandır blogu, seni ve hatta kendimi ihmal ettim, kusura bakmayın e mi? Bugün oldukça karmaşık duygularla açtım blogu. Böyle hani insanın içinde endişemsi gibi ama heyecanla karışık, evham tozu serpiştirilmiş bir yürek çarpıntısı olur ya, heh işte tam olarak ruh halim o modda. Yeni bir işe başlayacak olmanın verdiği heyecan, meşhur İstanbul depreminin getirdiği endişe ve korku ile birleşiyor. Üstüne ülkemizde ve dünyada olup biten tüm doğal afetler de eklenince ne hissedeceğimi bilemeden günleri geçiyorum.

Normalde susuz kalma, kapalı alanda kalma, aileyi kaybetme, kalabalığın arasında kalma gibi korkularım olsa da hatta ve hatta o durumlarda kalınca ya da o durumları düşününce bile nefesim kesiliyor olsa bile panik ataklık bir durumum olduğunu sanmıyorum. Lakin bir de üstüne deprem korkum eklendi. Kaldı ki ben öyle büyük depremleri bizzat yaşamadım ya da hiçbir yakınıma deprem sebebiyle veda etmedim. Ama buna rağmen sürekli Kandilli’nin sayfasını yenileyip duruyorum. Malum ben Kurtköy’de, ailem de Bahçelievler’de yaşadığı için, bahsi geçen 7,5 şiddetinin oraları yerle bir edebileceği ve hatta köprüye de zarar vermesi halinde oraya gidemeyeceğim düşüncesi beni yerle bir ediyor. Ama Erenikonun da söylediği gibi; iyi düşünelim iyi olsun. Da, iyiyi düşünsem bile sürekli yenilediğim Twitter malum, tam bir acı haber yuvası. Tüm bu korkular, olup bitenler, ölüp gidenler, yardım bekleyenler derken bir de bir güruh var ki beni çileden çıkartıyor.

  • Doğal afeti de mi hükümet yaptı? 

“Ohaa, çok mantıklı. Ben de hükümet yüzünden oldu sanıyordum, dur hemen suçlamayayım. Özür dilerim hükümetciğim.” Bu savunmayı yaparken gerçekten bu cevabı alacağınızı falan mı sanıyorsunuz. Sizin gözünüzde doğal afet yaratacak etkide olabilir o şahıslar, lakin o iş öyle değil. Fay hattı üzerinde oturduğumuzu artık 3 yaşındaki bebeler biliyor mu? Evet. Deprem öncesi binaların, hasarlı tüm yapıların yenilenmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor mu? Evet. Bunun için 2000 yılından bu yana Özel İletişim Vergisi ödüyor muyuz? Evet. Karayipler’de 7.7 şiddetindeki depremde çok şükür can kaybı yokken, bizim topraklarda ajansların açıkladığı ölü / yaralı sayısına bile “kesin saklıyorlar” şüphesiyle yaklaşıyor muyuz? Evet. O halde yine bizim vergilerimizle yaşayan, görevi bizim can ve ruh sağlımızı korumak, düzenimizi sağlamak olan, sadece ve sadece bunun için para alan insanlardan hesap sormayıp ne yapalım anamıza babamıza mı soralım? Yoksa dış mihraklara mı soralım bizim binaları güçlendirmedi, çarpık kentleşmeyi, ayarsız nüfus artışını falan kontrol altında tutamadılar diye kimi suçlu bulalım? Bunca yıldır topladığınız deprem paraları nerede diye kime soralım? Şirket batarsa suçlu Genel Müdürdür. Ülkede bir insanın eli kanasa ve bu devlet önlem almadı diye olduysa suçlu hükümettir!

  • İmamoğlu da tatile gitmiş!

Bahsi geçen isim İstanbul şehrinin belediye başkanı. Yetkisi falan her şeyi belli. Evlatlarını tatile götürebilen bir baba. Ondan mütemadiyen duyar bekleyen insanlar belli ki Ekrem başkana en az bizim kadar umut bağlamış. Ama yapmayın arkadaşlar ya, her şeyi bekleyebileceğiniz kişiler Haluk Levent, Ekrem İmamoğlu ya da Cem Yılmaz değil. Sizi yönetenlerin en başındaki, en yetkili olan grup var ya; heh işte onlardan; yani AKP hükümetinden bekleyeceksiniz. Çünkü tek devlet, tek millet diye diye tüm yetkiyi tek adamda topladınız ya, işte o yüzden o adamdan bekleyeceksiniz. Bu kadar şaşırtıcı olmamalı bu. İsteseniz de böyle istemeseniz de. Günün birinde her şeyi çözmesi gereken Ekrem İmamoğlu ve ekibi olur, işte o zaman “ama” larınızın arkasını rahatça doldurursunuz.

  • Ay lütfen bu durumda bile siyaset yapmayalım! (…)

Pardon? Siyaset yapmayalım diyemezsin kardeşim. Eğer ülkede attığın her adımın siyasi bir etkisi oluyorsa, senin yüzünden ya da değil ama olup biten her şeyin, ölüp giden herkesin arkasında pis gülüşleriyle siyaset beliriyorsa sen de siyaset yapacaksın. Aman sana bir şey olmasın diye fikirlerini gizliyorsan ve düzene karşı çıktığında başına gelecekleri biliyorsan da üstelik, iki yüzlünün önde gidenisin demektir. Siyasi düşünemeyene sözüm yok zaten, benim sözüm ötekilere. Hani şu işine geldiği gibi davrananlara. Yoksa ben de isterdim tek derdim bugün nereye gideceğim, ne giyeceğim, ne yiyip içeceğim, hangi arabayı alacağım diye düşünmeyi ve salondaki sehpa halı ile uyumlu değil diye kocama trip atmayı. Yok, ya ben bunları istemezdim, hamurumda yok; ama haftada 4 gün, günde 6 saat çalışmayı, çöp rezervlerimiz bitti diye üzülmeyi, haber bültenlerinde diğer ülkeleri izleyip anlam verememeyi, derslerde öğrendiğim enflasyonun reel hayattaki etkilerinin ne olduğunu bilmemeyi, yüz kızartan suçlar karşısında sokaklara dökülmeyi; çünkü milletçe bunun benim ülkemde gerçekleşmiş olmasını hazmedememeyi, devlet kartından kendine 3 liralık çikolata aldı diye istifa eden bir milletvekilinin aksini yapabileceğini düşünememeyi, konusu çocuk gelinler, tecavüzler, faili meşhul cinayetler olan; devletin yaptırımları ve hatta yer yer korumaları sebebiyle tüm bunların normalleştiği olan şeylerin ancak psikolojik gerilim filmlerinde olabileceğini düşünmeyi isterdim. Ben de isterdim tüm bunları, arada bir 7 şiddetinde olan depremlerin bırakın can kaybını, bir bardak kırmayacağını bilmek ama yine de sallanmış olmaktan dolayı korkmak isterdim. İsterdim ama jeopolitik konumunu sevdiğimin ülkesi ve parmak uçlarıyla etrafındaki boka basmadan yürümeye çalışan, gözümde baştan ayağa boka batmış insanlar yüzünden tüm bunları düşünemiyor, konuşamıyorum. O yüzden vaktinden önce yaprak düşse, çevreye verdiği zararlardan, verenlere ağır yaptırımlar uygulayamadığından tabii ki de hükümeti sorumlu tutar, siyaset yaparım.

Siz aman sorgulamayın, Allah muhafaza gözünüz açılır, neme lazım başkanınıza karşı gelirsiniz falan, biliyorsunuz cezası 1000 falakadan başlıyor. Şaka şaka falaka değil ama 1 yıldan başlıyor valla. Şu saçmalıklar hayatınızı kurtarabilir o durumda.

Bu yazıdan rahatsız olup, bana dava açan da FETÖ’cüdür hadi bakalım!

Kapiş? 🙂

 

 

Balondan Egolar Kıskacı

Selamlar olsun canım blog!

Son birkaç gündür içimde bir bıkkınlık, kendi kendime dargınlık, hatta usanmışlık var. İç motivasyonumu falan hep kaybettim. Normalde ufacık şeylerden bile mutlu olabilen, sahip olduklarımla yetinebilen ve çok dindar biri olmasam bile sahip olduklarım için şükredebilen bir insanken son zamanlarda bana bir şey oldu. Örneğin, eskiden İstanbul’dan bıktığımda, başka bir yeri özlediğimde “bu şehirde yaşamak isteyen, yaşamak için nelere katlanan binlerce insan var, kendini onların yerine koy” diyerek elimdekiyle kolayca yetinebiliyordum. Efendime söyleyeyim Atina’yı ya da Londra’yı özlediğimde “hayatında yurt dışına hiç çıkmamış insanlar var, ne bu ego?!” diye kendimi yerden yere vurarak sakinleştiriyordum. Ya da yaptığım işin çok sıkıcı olduğunu düşündüğüm zaman dilimlerinde “İşi olmayan, işsizlik yüzünden bambaşka koşullarda geçinmeye çalışan ve hatta canına kıyan insanlar varken hiç mi utanmıyorsun böyle düşünmeye?!” diye kendimi telkin edip adeta düşmanlara söz bile bırakmıyordum.

Ama işte diyorum ya, bir şey oldu bana son birkaç gündür. Yetinemiyorum, yetemiyorum. Önceden bu kendime söylediklerim artık çok saçma geliyor. Belki çevremdeki koca koca ego bulutları yüzünden içimdeki ben ayağa kalkmaya başladı. Utanmadan bir de “Sen böyle sakin, içsel huzurlu takılmaya devam ettikçe tepene çıkmaya başladılar, görmüyor musun!!!!!” diye çemkiriyor sanırım. Hiç işim yokmuş gibi, çevredekiler yetmiyormuş gibi, şimdi bir de içimdeki cadıyı sakinlemeye, egosunu törpülemeye çalışacağım, ne hoş. Merkürden mi artık Venüsten mi bilmem ama dengeler bir an önce eski haline dönerse hiç fena olmaz. Zira kıskançlıktan oluşmuş bir ateş topu gibi dolaşıyorum ortalıkta, safi zarar. En basit şunu anlatayım; bir iş toplantısı için Erenikom Paris’e gidecek. İş toplantısı için. Paris’e. Erenikom. Bensiz. İş toplantısı için. Önce bir; “Kıskanmadım ki, gördüğüm bildiğim yer canım, sen de git gör tabii. Hem zaten çalışmaktan vakit bulamayacaksın gezmeye. Ama bak vaktin olursa kesinlikle Lüksemburg Bahçesine uğra, orada bir otur, bu mevsimde müthiştir. Ay bir de adresini verdiğim makaroncuya uğramayı unutma, Musevi bir amca satıyor, çok tatlıdır” diye sanki Paris’in yerlisiymişim, annem babam oralıymış da daha bu sene biraz da Türkiye’de takılalım demişiz gibi havalı havalı konuştum adama. Evet, bensiz gittiği için Erenikom out, adam in!

Hatta kısasa kısas değil mi, kızlarla hemen 2 günlük bir tatil planladık. “Antep’e gidelim, yemek turu yapalım yea” diye uçak + otel ve yemek masraflarını şöyle bir düşününce Shengen daha ucuza mal oldu, onu da iptal ettik. Taa kiii ben yorgun argın yemek yapmaya çalışırken Ereniko insanı sanki dünyanın en büyük derdi başına gelmiş gibi Eiffel manzaralı otel odasından bahsedince başladım ağlamaya. Evet gerçekten ağlamaya başladım. Bir yandan yemeği karıştırmaya da devam ettim. Ben ki Eiffel yazacak kadar Paris’i Pari diye okuyacak kadar kendimi Parizyen kabul etmiş insanım, benim yerime Fransızlardan hiç haz etmeyen, biri ( evet, o artık biri!) gidiyor, inanabiliyor musunuz? Benim ciddi ciddi ağladığımı görünce adam önce bir şok oldu tabii, beni de götürmek istediğini ancak neden gidemediğimizi falan Bilal’e anlatır gibi anlattı ve ne yazık ki haklıydı.

“Bari şu güzel havalarda (ben güneşli gün değil, kapalı hava insanıyım, lütfen garipsemeyin) Tuzla’nın bağrı yerine, bir boğaz kenarında dalgalar kıyıya çarparken yürüsek, ne bileyim Gülhane’ye uğrasak, yapraklar da dökülmüştür, mis olmuştur her bir tarafı şimdi. Ya da sabahın köründe çok da kalabalık değilken Emirgan Korusunun tadını çıkarsak. ” diyorum, yaparız aşkım yeaaa diye cevap alıyorum. Zaten kendi kendime yaptığım telkinler de suyunu çekmiş, gel de sinirlenme. Bir de tatlı talı sakinleştirdiği için kendisine kızamıyorum da, hıncım da içimde patlıyor anlayacağınız.

Neyse, ben biraz daha Skyscanner kovalayayım, belki gezebilme umudu içimde yeşerirse içimdeki cadı da ortadan kaybolur da yine motivasyonum geri gelir, kim bilir. Ay hem ben size daha Şaziye’yi anlatmadım. Neyse sonraki yazıda da ondan bahsedeyim. Şimdilik hadi o zaman, arrivederciii!!