Dönülmez Akşamın Ufkundayız!

Sinirlenmeyim diyorum, sakin kalayım diyorum, “amaan bana ne ben mi kurtarıcam?” diyorum, olmuyor sevgili dostlarım. Zira hatırlıyorum ki Türkiye’de yaşıyorum. Az çok anlamışsınızdır hiddetli girişimin sebebini; ekonomi! Doların önlenemez yükselişi, eski enerji, yeni hazine ve maliye bakanının anlaşılması zor açıklamaları, sunulamayan çözüm önerileri ve Apple gibi markaların boykot edilebileceğini açıklayan bir cumhurbaşkanı, pardon, başkan. Son dönemde sanıyorum ki hepimiz ekonomist olduk. Hadi ben şanslı kesimdenim, dersini falan almıştım bu mevzuların, ama işte diyorum ya artık herkes ekonomist. Hayır, hayır yanlış anlamayın bu denli ekonomi bilgisine sahip vatandaşlardan asla şikayet etmiyorum, her ülkeye nasip olmaz bu denlisi. Benim demeye çalıştığım çözüm yok dostlarım, çözüm!

Şimdi en temele inelim ve 2000 yılından bu yana doların seyrine bir bakalım istiyorum. 2005 öncesi biraz kafa karışıklığı yaratabilir çünkü malum o zamanlar henüz 6 sıfır atılmamıştı paramızdan. Neyse yıl 2000, o zamanlar rahmetli Bülent Ecevit var başbakanlık koltuğunda ve biz ülkece Süleyman Demirel’in son dönemini ve Ahmet Necdet Sezer’in ise ilk ve tek dönemini yaşıyoruz. Dolar o dönem ortalama 624.573,34 TL ye tekabül ediyor; yani yaklaşık 0,62 TL Şaşırdınız değil mi? Durun bu daha başlangıç!

Neyse zaman ilerliyor ve daha önceki yazıda da anlattığım gibi o meşhur 2002 krizi baş gösteriyor. Yüzeyde her şey çok yolunda o yıllarda, insanlar lüksü tanımaya başladılar falan filan. Peki ya gerçekte ne oldu sizce? Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne 13 milyonluk bir nüfus, gelişmemiş bir tarım anlayışı ve ne yazık ki sıfıra yakın sanayi kaldı. Ülkede sadece 1 üniversite ve toplamda 153 tane ortaokul ve lise vardı. 4 tane de önemli fabrika vardı devredilen ve 1915 yılı istatistiklerine göre Koskoca Devlet-i Aliyye’de 10 işçiden fazla kişi çalıştıran iş yeri sayısı 282’dir. Söylemeden geçmeyelim bunların %85’i de yabancılara aitmiş bu arada.

Gelelim çoğu kişinin beğenmediği ve kurulan demir ağlarla dalga geçtiği Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemine; 1929 – 1938 yılları arasında ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 artış göstermiştir. Kömürde %100, kromda %600 ve diğer madenlerde %200 artış olmuş; demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış. Bu ne demek biliyor musunuz? O dönemlerde yapılan üretimler öyle artmış ki; ülkemiz dünyada krom üreticisi ve ihracatçısı ülkeler arasında ikinci sıraya girmiş. Bu arada aramızda kalsın ama; şimdi 4. sıraya gerilemiş durumdayız. Neyse dönelim Atamızı kaybettiğimiz yıla, 1938’e; 17 milyonluk nüfusa sahip olan ülkemiz, bırakın bütçe açığını, gelir fazlası vermekteymiş o dönemler. Bakın bu önemli bir bilgi: Şeker, çimento ve kerestede ülke ihtiyacının tamamı, yünlü dokumada ülke ihtiyacının yüzde 83’ü, pamuklu dokumada yüzde 43’ü, kağıtta yüzde 32’si, cam ve cam eşyada yüzde 63’ü ulusal tarım ve sanayi ile karşılanmaktadır. Bunun anlamını biliyoruz değil mi? Komünist bir piyasa rejimine sahip olmadığımız gibi, gerçek anlamıyla kapitalist de değiliz. Yani ihtiyacımız olanı elbette alıyoruz ama asıl anlam ve önem taşıyanı ÜRETİYORUZ. Gelelim şu demir ağlar meselesine; şimdi başganımıza ayıp olucak ama kendisini biraz düzeltmek vatandaşlık borcumuz olsun. TCDD verilerine göre Atatürk’ün döneminde toplamda 3.186 km; 2012 itibariyle ise 1.085 km ana hat demiryolu yapılmıştır. Ouuppssss!

Şimdi ben size bunları niye anlattım, siz zaten biliyorsunuz, farkındayım. Bu kadar laf kalabalığının özeti şu sevgili kardeşlerim; üretmeden ekonomik krizi yenemeyiz. Şimdi sayın başgan diyor ki Apple’ı protesto edelim, yerli marka üretelim. Vallahi benim ruhum gomünist, üretelim anasını satayım, ama şey bir şey sorucam; çok geç kalmadık mı? Biz uçak yapabiliyorduk, araba yapabiliyorduk, telefon mu yapamıcaz? Önde bayrak sallayanı yaparız. Yaparız yapmasına da; işte “tam bağımsız Türkiye” diye haykırırken biz hani, dolar 2 TL civarını gördü diye, bunlar da bir haltı beğenmiyor diye terörist dediniz, tazyikli su sıktınız, gaz bombasına boğdunuz ya, işte tam olarak bunun için söylüyorduk. Betonlaşmak, zenginleşmek değildir. Bir ülkenin zenginliğini fabrikaları, bir evin zenginliğini ise dolu bir buzdolabı gösterir. Şimdi boş verin halkın güç bela aldığı iPhone’lara göz dikmeyi. Zira bu çok tehlikeli bir hareket. Bu boykotlar, ambargolar bir başlarsa, kurbağa misali yavaş yavaş, fark ettirmeden gelir devamı. Siz önce şu araba konvoyunuzu bir düzenleyin bakalım. Yollardan geçtiğiniz an dünyamız sarsılıyor bizim şahsen, 50 tane araç da neymiş. Bırakın Mercedes’i falan, yapın güzelce bir araba, ama gözünü seveyim düzgün isim koyun da marka yapalım biz de onu. Sonra şu bankalar bağırıyor ya hani dövizle işiniz ne diye, heh işte söyleyin onlara evini döşemek için, eğitimi için, tatile gitmek için borçlanan vatandaşın faizini bi kessinler bakalım, onlar iş adamlarına baksınlar biraz. Çünkü hepimiz biliyoruz hangi firmaların nedensizce vergiden muaf kaldığını, iyice laf kalabalığı yaptırtmayın bana. Sonra şu zamanında sattığınız / kapattığınız şirketlerimiz vardı ya; heh işte ona sınır getirin mesela bir Türk sermayesi tamamen yabancı sermayeye satılamaz diye. Çünkü satılınca n’olur biliyor musunuz? Batarız!

Şimdi benim önümde 3 seçenek var a dostlar. İlk 2’sinin yolu tası tarağı toplamaktan geçiyor. Çünkü korkuyorum. Bu ülkede çocuk yetiştirmekten, gençliğimi harcamaktan, bir defa geldiğim dünyayı saçma sapan vize / pasaport / döviz kurları sebebiyle gezememekten / hep mutsuz olan bir adamın yönetimine mahkum kalmaktan. Amerika’ya ya da Yunanistan’a gidebiliriz Erenikoyla. Amerika’ya bu dönemde tabii biraz daha zor olur bir de malum çok uzak. Allah korusun bir durum olsa atlayıp gelemeyiz, ailelerimiz burada. Yunanistan desen, canım memleketim orası, ama işte orada da iş benim gözümü korkutuyor. Müşteri hizmetleri olayından bir gün daraldığımda alternatifim yok ve ne yazık ki çalışmayacak kadar zengin değilim henüz. Son seçenek ise Türkiye’de kalmak, sırf mesleğim pazarlama olduğundan he bir de başka bir ülkede bu işi yapamayacağımdan. Korkuyorum arkadaşlarım, hepiniz gibi korkuyorum. Aranızda sakin kalabilen, umudu olan varsa yorumlarda buluşalım n’olur, depresyondayım! Yol gösterin bize, gidelim mi, kalalım mı?

Hadi kalın sağlıcakla!

Reklamlar