Göçebe Hayatın Askerleriyiz

Son günlerde en çok duyduğum soru “Yunanistan’da hayat nasıl?” oldu, a dostlar. İyi iyi; çok iyi, diye geçiştirdim her birini de. Ama bu cevap yeterli olmuyor anlaşılan ki, ” ee daha daha, anlat biraz yahu” ya döndü iş. Madem öyle, buyrun size Yunanistan. Sonra; yok ben okumadım, vay efendim senin blogun mu vardı gibi şeyler duymam inşallah. Şimdi öyle bir ülke düşünün ki, dilinden bir halt anlamayıp, şakır şakır iletişim kurabiliyorsunuz. Zira buradaki kastım beden dili değil, İngilizce. Ülkedeki herkes, ama herkes, İngilizce biliyor. Hal böyle olunca “Ena latte kreo parakalo” (Latin karakterleriyle, okunuşuna göre yazdım, zira bilmediğimi baştan belirttim.) demenizle, Can I have a ice latte please arasında pek de fark olmuyor. Bu sebepten çok kasmayın derim ille de Yunanca öğrenicem diye. He yok ben gittiğim, yaşadığım ülkenin dilini öğrenirim derseniz o başka. Zaten dil dünya üzerinde toplam 13 Milyon kişinin ana dili olmak üzere kullanıldığı için ben pek şey yapmadım açıkçası, tercih sizin.

İletişimi hallettiniz, şimdi sıra geldi günlük yaşama. Şimdi bu ülke çok sıcak arkadaşlar. O kadar sıcak ki, mevsim bahar, gönlüm şen olsun istiyorum, olmuyor. Ben Haziran’da nefes alamazken, öyle bir Ağustos geliyor ki, aman Yarabbi, evlerden ırak.  Öyle dışarıdan bakıp eski evleri görünce darlanmayın ama hemen. Hemen hemen her evde en az bir tane klima var. Neyse ki. Bu kadar güneşi bol bulduklarından mıdır, yoksa doğalgaz mı pahalı geliyor bilmiyorum ama; ısıtma sistemleri elektrikli. Yani bu, şu demek oluyor; duşa girmeden yaklaşık 30 dk önce sıcak suyu açacaksın, o bir kıvama gelecek. Sonra da hızlı hızlı duşunu alacaksın. Yok efendim ben uzun banyo saatlerinin insanıyım diyorsan, pek de Yunanistan’a yaklaşma derim. Hemen buz gibi oluverir, görürsün keyfin kaç bucak olduğunu. Ülke bu kadar sıcak, deniz bu kadar mavi olunca, işten saat kaçta çıktığının pek de bir anlamı kalmıyor. Zaten Atina’da gidebileceğin maksimum uzaklık 1 saati geçemeyeceği için (Glyfada’nın ötesini saymadım) , insanlar deniz tatili için debelenirken, sen paşa gönlün istediği an bronzlaşabiliyorsun. Ama baştan uyarayım, Instagram takipçilerin sırra kadem bassın istemiyorsan, öyle Allah’ın her günü de fotoğraf paylaşıp, çıldırtma insanları. Yazıktır, günahtır. Aldığın ah’larla başına güneş geçer, demedi deme.

_20160430_185947 (1)

 

Bütün bunlar iyi hoş da, bir de çalışmak kısmı var ki, keşke hiç olmasa dediğimiz. Oldu da Yunanistan’dan iş buldun ama şirketin önerdiği parayı beğenmiyorsun, canım ya. Yahu o kadar ucuz bir ülkeden bahsediyorum ki, 2000 eu ile zengin, 1000 eu ile orta halli bir insan evladısın burada. O yüzden para mevzusunu çok da şey yapma. Zaten Yunanlar bu konuda komik insanlar; zira çalışmayı pek de sevmedikleri için, bol miktarda ücretli izne tabii tatilleri var. “Çalışmayı ne kadar sevmiyor olabilirler?” diye geçirdin ya hani içinden, şöyle söyleyim, Resmi tatil olan 1 Mayıs İşçi Bayramı, bu yıl Paskalya Bayramıyla aynı güne denk geldiği için, 3 Mayıs’a taşıdılar. Yani, hem 1 hem de 3 Mayıs bizim için tatil sayılıyor. Gerçi benim çalıştığım şirkette ne Türk bayramları ne de Yunan bayramları devreye girmediği için, biz de bunun ekmeğini double maaş olarak yiyoruz. Ama benim en çok güldüğüm şey, bağımsızlık bayramı oldu. Adamlar, Türklerden kurtuldukları günü resmi tatil ilan etmişler, ancak burada çalışan Türklere çift maaş ödüyorlar, canlarım ya. Her şey bir yana, zaten resmi tatil olmasa bile tatil yaratmaktan kolay ne var. Dakika başı grev var arkadaş. Bir gün otobüs çalışmaz, bir gün taksi ara da bulasın. Ee, ama iş? Hakkımı almadım, çalışmam derler. Taksici mi olsam n’apsam?!

IMG_20150425_184333

                                                                                      ( O eski halimden eser yok şimdi ) 

 

Ben de şu lanet olasıca stikerım çıkana kadar grev yapmayı planlıyorum. Gitmiyorum işe falan, hadi bakalım, hodri meydan. Yahu hem Avrupa yollarını dar et bana, hem de çalıştır, yok ya, başka arzun? İnsanlar her söylediğimde dalga geçiyorum sanıyor ama, ben cidden sevmiyorum çalışmayı ya. Neymiş medeni dünyanın bir getirisi olarak, kadının toplumdaki yeri. Yahu ben şu göçebe dönemdeki hayatımı geri istiyorum sadece, hepsi bu. Dernekler açayım, çocuklara dersler vereyim, dünyayı gezeyim; ama bu esnada da “para mı, o da neymiş?” saflığında takılayım istiyorum. Çok mu? Sanıyorum ki bizim ailenin kütüğünü tekrar bir kontrol ettirmekte fayda var. Zira ben Yozgatlı falan olamam, baya buram buram Yunanmışım da haberim yokmuş bence. Ayrıca her aklıma geldiğinde, ki sevgili kişisi bunu bol miktarda hatırlatıyor, bizimkilere sormak istiyorum, neden Yozgat canısı? Yeryüzünde başka toprak mı kalmadı, ne bileyim ille de Türk olacaksak, bir İzmirli, efendime söyleyeyim bir Adalı falan olamadık da, Yozgat’a mı göçtük gerçekten? Yahu sen kalk taa Orta Asya’dan gel, Yozgat’a yerleş, tövbe yarabbim. Sonra da yok efendim biz aslen Kayseriliyiz de bilmem ne. Sanki ne farkı varsa.

Neyse sinirleri yıpratmaya gerek yok, hava hala zilyon derece sıcak olduğu için, ben denize gidiyorum, atarım birazdan fotoğrafı da, merak etmeyin. 🙂

 

PS: Yazılanlardan bir tek memleket düşmanı olduğum sonucuna varmayınız sevgili okur; zira ben “bi yerli” olma durumuna katlanamıyorum hepsi bu.

Reklamlar

Pargalı İbrahim Paşaya Selam Olsun

Ay resmen bir blogum olduğunu unutmuş durumdayım. Aslında unutmadım ama alan adımı kaptırdım, sonra da taşındım falan derken yazamaz hale geldim. İşim sağ olsun ilham perim uçtu gitti, dımdızlak kaldım ortada. Yahu gün boyunca 8 saat telefonla konuşmak, sürekli mutsuz insanları mutlu etmeye çalışmaktan imanım gevredi yeminle. Bilseydim psikoloji falan okurdum he, pazarlamacı halimle bir noktadan sonra “sen alma bu telefonu, sat en iyisi” diyecek oluyorum, yutkunuyorum. Hayır blogun adını anlatbanaderdini koyduk ama bu kadarı da fazla be canımın içi.

Bir de tüm bunların üzerine gezemiyorum. Evet arkadaşlar, doğru duydunuz, Yunanistan’da bir mülteciyim artık. Sadece oturum hakkım var, ama Schengenimin süresi bitti. Aksi gibi biletler de çok ucuz ve sevgili kişisi fingir fingir gezebilecekken beni bekliyor. Vefalı çocuk vesselam. Hoş geçen bir Kiev’e gideyim bizim çocuklarla dedi ama, Bartın’ın yerini bilmeyen bendeniz, Kiev’in vize istemediğini bildiğimden orda dur bir canım dedim, ben de gelirim!

İşte hal böyleyken ve ben Avrupa’ya uzaktan bakarken, madem öyle bari Yunanistanı bitirelim dedik ve dibimizde zilyon tane ada varken gittik taa Parga’ya. Tatil konusunda biraz sorumsuz bi yaratık olduğumdan, ne yollara baktım ne de ne kadar süreceğine. Tek bildiğim Venedik usulü bir kasaba ve tek sıra renkli evler. Google her ne kadar 5,30 saat dese de, biz bu evleri görmek için 7 saat yol gittik. İyiki de gittik. Yahu öyle bir yer ki, bir taraf yemyeşil orman, diğer taraf masmavi deniz. Ege mi, Karadeniz mi beyni yanıyor insanın. Ömrünü hatırla sevgili izleyerek geçirmiş birisi olarak ada hayatına karşı hep bilinmez bir özlem içindeydim. İşte Parga’da geçirdiğim bu 1,5 gün içinde adalı oldum ben. Herkesi tanıdım, dükkanların önünden geçerken ya da dar bir ara sokakta yürürken birilerine selam verir olduk. Bir de işin en güzel yanı şu ki Yunanistan ucuz bir ülke. O kadar yedik, içtik, gezdik derken 3 kuruş para harcayıp döndük.

20160423_170648

 

Ahir ömrümdeki en garip otel deneyimini Budapeşte’de Heleni’s Guest Houseda yaşamıştık Aslıkuşla beraber. Koskoca şehirde ara tara bir hosteli bulamadık. Ve karşımıza çıkan 1920 de inşaa edilip, perileriyle beraber günümüze kadar uzanan bir handa, tek dişi kalmış son canavar olan Heleni idi. Bir de utanmadan diyor ki Ben Heleni, bu da benim guest house. Koşarak uzaklaştığımızı hatırlıyorum. Pargada da bir o kadar garip bir konaklama anlayışı gördük. Adamlar ne pasaport istedi bizden ne teminat. Parayı ödemeden çıksak ruhları duymazdı da,vicdan işte, yapamadık yine de.

  1. gün sabah denize girelim, sezonu açalım derken, hava bozdu. Bunlar hep lanet işte. Ama karar verdik Parga’ya yerleşip kahvaltıcı dükkanı açıcaz. Kasabadaki bütün otellere mis gibi Türk usulü serpme kahvaltı. Milföy yemekten midem yandı yahu. Sevgili kişisi de su ürünleri mühendisi olduğundan; balıkçılık olsun, dalış eğitimleri olsun bilimum denizcilik işiyle para kazanır, geçinir gideriz. Adam o kadar yer içinden gitti üzeirnde 2 tane beyaz kilise olan 3 adımlık adaya aşık oldu. Ben buraya taşınırım diyor da başka birşey demiyor. Babamdan haberi yok tabii daha, kızını kilisede yaşatıcam desin de görsün neler oluyor 🙂 Gerçi ruhum göçebe benim, yerleşik düzen nasıl olacaksa, neyse deneyip görücez artık.

20160424_110630

 

Nİhayetinde Parga gidilip görülmesi gereken, huzurlu ve ucuz bir yer. Tercihiniz arabadan yana değilse, Corfu’ya uçakla gidip, oradan araba kiralayıp Parga’ya geçebilirsiniz. Hem gün size kalmış olur, hem de huzura doymuş olursunuz. Temmuz, Ağustos döneminde turist akını olduğundan, otel fiyatları artmış olacağı gibi, denizinden de birşey anlamayabilirsiniz. Bu sebepten bizim bir sonraki ziyaretimiz Eylül’de olacak, bekleriz. Hepsini geçtim, keşke hep tatil olsa ve gezerek para kazansak, daha ne isterim.

20160424_111009

 

Parga’ya yolunuz düşerse sahil kenarındaki To Souli’de somon ızgara ve kılış balığının tadına bakın. Kendi yapımları olan zeytinyağı ve şarabı, Saganaki’yi ve sarımsaklı ekmeğini deneyin. Afiyet, şeker olsun.