Gitsen de bitmez bazen..

çocukluk

Sizde de öyle mi bilmem ama, bilen bilir, anı biriktirmeye bayılırım. Bir sinema biletinden, başka şehrin otobüs kartına kadar her şeyi saklar, arada bir de anılarımla yüz yüze gelirim. Kırgınlıklar, sevinçler, kavgalar, kahkahalar; her şey büyük bir kutunun içine sığdıktan sonra geçmişten korkmamayı öğrenirim. Hatasıyla, sevabıyla, onların da “benim” olduğunu kabul etmek daha kolay oluyor böylece.

Uzun zamandır kurcalamadım odayı diye, bugün biraz geçmişe yolculuk yapayım dedim. Neler çıkmadı ki; el emeği hazırlanmış “sadakat defteri”, mezuniyet için yazılmış duygular, iki, üç şiir, birkaç bilet ve çello notası. “Hatırla Sevgili” nin notasını kaldırmışım kenara, koca çelloyu anı niyetine saklamak da pek kolay değil zaten. Ama hepsinin içinde öyle bir not gördüm ki, “hayal kırıklığı” bu demekti!

Özgür’ü son gördüğüm güne dair bir not.. Ama hikayenin sonunu baştan söyleyip, gidişatı tahmin etme lüksünüzü elinizden almayayım.. Özgür, benim en umutsuz kaldığım dönemde karşıma çıkan kahve – ela gözleriyle, hayatıma umut olan bir çocuk. O daha 4 yaşındayken çocuk esirgeme yurdunun, bahçeli evinde tanıştık. Diğer çocuklar kendilerini sevdirme çabası içindeyken, bir başına resim yapmayı tercih etmişti. Hikayesi ise gözlerindeki korkuyu açıklamıştı bana. Babası, annesini vurunca, tek akrabası olan amcası da almak istememiş kuzumu. 2 hafta önce de yurda getirmişler; ancak kimseyle konuşmuyormuş. Orada çalışan kadınlar bana bu ayrıntıyı verirken göz göze geldik ve gamzesini gösterdi, kocaman gülümseyerek. Oyun oynadık, resim yaptık. 30 dakika içinde benim bir oğlum oldu, onun bir annesi..

– “Su abla, sen niye anne gibi kokuyorsun? Su anne diyebilir miyim sana?” 

Siz hayır diyebilir miydiniz? Ben diyemedim. Ben belki de ilk defa anne olmak istedim hayatımda. Özgür’ün annesi..

Kaldı ki o kurumun temel kuralı, bağlanmamaktır. Olmadı, bağlandık. Her hafta olmasa bile iki haftada bir onun grubuna gidildi, hasret giderdik. Hayal kurduk küçük beyle, “gün gelecek, ben onun gönüllü annesi olup, lunaparka gideceğiz” diye. Evden çıkma saati geldiğinde yüzüme bakmazdı ama, yok sayardı, vedalaşmazdık.

Sonra şans bu ya ertesi hafta yine onun grubuna gittik, her zamanki gibi kapıda “Su ablam geldii, ablam geldiiii” diye karşıladı beni. Ama oyun oynamak istemedi, resim de yapmak istemedi.

– “Anlatsana Su abla, lunaparka gidince dönme dolaptan korkarsam ne olacak?” 

– “Senin adın neden böyle içtiğimiz su gibi? Süt abla ehehe”

– “Ama denize girmeyelim, boğulurum ben sonra”

– “Bugün tuvaletimi kendim yaptım, bak artık büyüdüm, arabada öne oturabilir miyim?”

Biz sarılmış, konuşurken seslendi görevli kadın; “Gitme vakti geldi!

Özgür ilk defa ağladı o vakit. Ablam n’olur gitme, n’olur bırakma beni” diye.. Haftaya geleceğimi söyledim, susmadı, ağladı..

“Abla nolur gitme, bırakma beni burada, beni de götür” dedi.

Ağlamamam gerekirdi, yapamadım. İkimizin de gözü yaşlı, öptüm kahverengiye çalan ela gözlerini, tel tel kumral saçlarını, burnunu, ellerini, “haftaya biraz daha büyü” ablam dedim. Çıkardılar bizi oradan..

Ertesi hafta olamadı bir türlü.. Sonra da kötü haber, kuruma girişler 1 ay boyunca yasak, salgın varmış. Tam 1 ay göremedim kuzumu. Avundum. Sonra şans eseri onun grubuna gittik ilk hafta. Ama kapıda karşılamadı beni, evin her tarafını aradım, yok. Görevli kadın söyledi, Ümraniye’deki kuruma gönderildi diye…

O kurumu da aradım yok, haber vermiyorlar, bilgi vermiyorlar.. En son ağlamama dayanamayarak;

– “Bakın Su hanım, Özgür evlatlık verildi ancak size aile hakkında bilgi vermemiz mümkün değil” dedi, “tuvalete gitti, gelecek”, der gibi..

5 dakika görmek istedim, uzaktan, söz verdim konuşmayacağıma, kendimi göstermeyeceğime dair.

– “Lütfen zorluk çıkarmayın, çocuğa sizi unutturana kadar baya zorlandık, ailesine alışmak zorunda, onu seviyorsanız yardımcı olun!” dedi ve kapattı..

Şimdi 8 yaşına basmış olması lazım. Ve işin kötü yanı beni hiç hatırlamıyor.. Yeni ailesi nasıl ama en çok bunu merak ediyorum. Mutlu mu? Eksik mi? Soy ismi ne ya da? Dönme dolaptan korkuyor mu acaba hala?

Belki biraz garip gelecek size ama, lunapark, balon, arabanın çocuk koltuğu, şeftali suyu, pastel boya; Özgür demek benim için. Sanki o balonu Özgür’e alıyormuşum gibi, o lunaparkta beni bekliyormuş gibi..

Siz de dua edin de, çok mutlu olsun benim kuzum. Belki beni hiç tanımasın; ama çok mutlu olsun..

Reklamlar

Ölüm bu, girmediği ev yok!

family

PS: Şarkıyı metne eşlik ederseniz, daha anlamlı olacaktır..

https://www.youtube.com/watch?v=KoU8nbYaa_s

Aile dediğimiz garip bir şey, ben bunu bilir bunu söylerim. Her ailede böyle mi olur, yoksa bu sadece bize mi has bilmem ama. Mesela bizim aile.. Tam da Sıla’nın dediği gibi, kalabalığı, neşe katardı Pazar günü pikniklerine. En az 4 büyük servis araçlarıyla gidilirdi bir de, siz düşünün cümbüşü. Daha çok kahkaha vardı sanki biz küçükken. Ya da biz küçüktük, gözyaşlarımız sadece elimizden alınan topumuzaydı. Aa bir de salıncağımız vardı Menekşe parkında. Bir tanesi kırık, toplamda iki tane metal, paslı salıncak. O kadar benimsemişiz ki üç kuzen, bizden habersiz sallanan çocuğun gözüne taş atmışlığımız var sırf bu yüzden. (İnşallah bir şey olmamıştır, amin)

Sonra bir şey oldu ve biz büyüdük. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmamaya başladı. Yılda en az iki kere düğün olurdu halbuki önceden, oysa şimdi en tanıdık gelen şey cenazeler oldu. “Üzülmem herhalde” dedim, her seferinde. Duygusuzluğumdan da değil oysa, kırgınlığımdan..

“İnsan sevdiğine kırılırmış” ne doğru bir söz, yaşayarak tecrübe ettim ben. Ve babama çekmediğim kesin ama, o kırgınlıkları affedemedim de içimde. Ya da ben öyle sandım yıllar boyunca. Zira geçtiğimiz haftadan beri öyle olmadığını öğrenmiş oldum.

Belki duymuşsunuzdur, geçtiğimiz hafta Çarşamba günü amcamı kaybettik. Son 4 – 5 senedir hayatımda olmadığı için başta hiçbir şey anlamadım ben zaten. Ailesini sakinleştirmeye çalıştım, destek oldum; ama ben ne hissediyorum anlamadım. Ta ki, cenaze ve kabristan anına kadar..

Annemi pek çok defa gördüm ben ağlarken. Dedemi kaybettiğimizde, teyzesinin vefatında, zaten annesini hiç tanımıyor oluşu aklına düştüğünde.. Ama babam ilk defa böylesine bir acıyı yaşadı. Tam da bu yüzden içindeki yangına su serpmek için bile olsa yapmadığım şebeklik kalmadı. Gözünden damlalar düşmedi koca adamın, hıçkırdı ilk defa. Ondan dökülen her damla da benim içime işledi. Ve işte o an anladım ben ne hissettiğimi. Artık kırgın değildim ve hatta keşke hiç kırılmamış olsaydık dedim.

Kendimi onların yerine her koyuşumda, aklımı kaybedecek gibi oluyorum. “Ben şimdi n’aparım?” bencilliği, beynimi zapt ediyor. Allah kimseye bu acıyı göstermez umarım. Daha önce görmüş olanlara da bol sabır dilerim.

Ve işin özü, kırmayın ailenizi, gocundurmayın. Bu kul hakkına girmektir çünkü, helalleşememe ihtimali vardır. Yapmayın.

Daha eğlencelikli bi yazı yakın zamanda gelir, üzgünüm depresyonuma da ortak ettim sizi, anlayışınıza sığınırım! Hoşça kalın! 🙂

Çocuk gülüşü, her şeydir!

 

çocukluk-masumiyet

 

PS: Ekteki videoyu “dinle” uyarısı olmadan dinlemenizi önermem! 

Bugün günlerden “yokluğunda çok kitap okudum” a dostlar.. Maksimum iki güne bir kitap katıp; park, bahçe, bağ, bostan gezinmekteyim. Bu sebeptendir ki, son 1 haftada özellikle, en iyi kitap okuma mekanlarını (püfür püfür sahilleri cafelere tercih etmekteyim) çok iyi öğrenmeye başladım. Güzel haber, İstanbul’da da kafa dinlemeli, gayet keyifli yerler varmış. Kötü haberse, hiçbirinde yarım saatten fazla kalamamak. Konsantresi tam tıkırında olan şanslılardan olmasam da, bunun sebebi öküzlüklerinden arınamamış insanoğludur ne yazık ki.

Hayır, aynada gördüğüm kadarıyla öyle “ilk görüşte aşk” yaşatacak birisi olmadığımı biliyorum zaten de, Allah o “waoow” kızlarına sabır versin diyorum. Neyse efenim, gelelim bugünün konusuna. Sahilde sinir stresten arınıp, “az kendimi bulayım” diye masumane bir halde kitabımı okurken, az öteme oturan dertli çocukları görünce kendimi unuttum.

İstesem de devam edemezdim okumaya, zira dinledikleri müziğin tesiri altındaydım. Yani müzik zevki asla yargılanmayacak en önemli ayrıntı bence insan hayatındaki. Repertuvarın kişilikle doğru orantılı olması beni korkuttu ama. Çünkü en büyüğü maksimum 14 yaşında olan bu çocukların arabesk – rap karışımlı bir şey dinlemeleri ve hatta eşlik etmeleri, “dur be çocuğum ne yaşadın böyle dertli, kederli?” sorusunu hazır ol’a geçirdi. Hani üstleri başları da temiz çocuklardı, öyle feleğin sillesini yemiş halleri vardı diyemem bu yüzden. Bir de bu rap piyasası baya genişlemiş anlaşılan, zira Ceza, Sagopa ve DJ Akman’dan ibaret olan bilgi dağarcığım, çok acayip sözlere tanıklık etti. 

Sonra 2. ya da 3. şarkıda, Ahmet Kaya’nın “giderim” şarkısını duyar gibi oldum, en azından “tamam ya normale dönüyorlar”  derken, sadece o müziğin üzerine yazılmış rap şarkı girdi devreye. Tövbeler olsun, intihara 5 dakika kalayı oynadım yemin ederim. Çocuklardan en uzun boylusu “bak bak burayı çok seviyorum” diyerek iki kez dinletti bi bölümünü. Şimdi videoyu usulca açın ve orada “okumak ve okulla ” alakalı bölüme (bütününü dinlemeniz ruhunuzda daraltılara yol açabilir, sebep olmak istemem, 3.50 ye gelebilirsiniz hemen) dikkat edin, heh çocuk da burayı seviyormuş tam olarak. 

Yüzüme, “Sahiden gençlik böyle bir yola mı girdi” bakışımı takınmışken, çocuklardan en cılızıyla göz göze geldik. Az önce çalan şarkıyı onlar dinlememiş gibi, dünyanın en masum, en çocuk bakışıyla kaçamak gülümsedi bana. “Abla rahatsız oldu oğlum, kısın biraz” dedi yanındakilere. O kaçamak bakışlarını belki de Özgür’e benzettiğimden bir garip hissettim açıkçası. O mu acaba diye bile düşündüm; ama Özgür şimdi 8 buçuk yaşında olmalı, halbuki o çocuk 12 13 yaşlarında duruyordu. “Rahatsız olmadım ablacım, ama daha eğlenceli, neşeli şarkılar dinlemenizi isterdim” dedim. Yine aynı çocuk gülüşüyle mahzunca gülüp kafa salladılar sadece. Biraz sonra müziği kapatıp sohbet etmeye başladılar, kahkaha attılar ve iddiaya girdiler, yüzme yarışı yapacaklarmış. Giderken de tüm o yaramazlığı geride bırakıp “iyi günler abla” diyerek, t-shirtleri ellerinde denize koştular.   

Hayat tarzlarından başta her ne kadar korksam da, sonra sadece bir çocuk olduklarını ve kendilerini bulmaya çalıştıklarını kanıtladılar bana. Özgür’ümü de hatırlatıp günümü güzelleştirdiler. Sahi siz Onu bilmiyorsunuz değil mi? Neyse o da sonraki yazının konusu olsun artık.. 

Ve hep savunduğum şey, çevrenizdeki çocuklara kitap okumayı sevdirin, lütfen. En azından 50 yıl sonrasında kaliteli bir toplum olabilmek için onlara ihtiyacımız var. Şimdiden teşekkürler 

Haydi o halde, özleyin beni! 🙂

http://www.youtube.com/watch?v=T8vaNPVjIG8