Dönülmez Akşamın Ufkundayız!

Sinirlenmeyim diyorum, sakin kalayım diyorum, “amaan bana ne ben mi kurtarıcam?” diyorum, olmuyor sevgili dostlarım. Zira hatırlıyorum ki Türkiye’de yaşıyorum. Az çok anlamışsınızdır hiddetli girişimin sebebini; ekonomi! Doların önlenemez yükselişi, eski enerji, yeni hazine ve maliye bakanının anlaşılması zor açıklamaları, sunulamayan çözüm önerileri ve Apple gibi markaların boykot edilebileceğini açıklayan bir cumhurbaşkanı, pardon, başkan. Son dönemde sanıyorum ki hepimiz ekonomist olduk. Hadi ben şanslı kesimdenim, dersini falan almıştım bu mevzuların, ama işte diyorum ya artık herkes ekonomist. Hayır, hayır yanlış anlamayın bu denli ekonomi bilgisine sahip vatandaşlardan asla şikayet etmiyorum, her ülkeye nasip olmaz bu denlisi. Benim demeye çalıştığım çözüm yok dostlarım, çözüm!

Şimdi en temele inelim ve 2000 yılından bu yana doların seyrine bir bakalım istiyorum. 2005 öncesi biraz kafa karışıklığı yaratabilir çünkü malum o zamanlar henüz 6 sıfır atılmamıştı paramızdan. Neyse yıl 2000, o zamanlar rahmetli Bülent Ecevit var başbakanlık koltuğunda ve biz ülkece Süleyman Demirel’in son dönemini ve Ahmet Necdet Sezer’in ise ilk ve tek dönemini yaşıyoruz. Dolar o dönem ortalama 624.573,34 TL ye tekabül ediyor; yani yaklaşık 0,62 TL Şaşırdınız değil mi? Durun bu daha başlangıç!

Neyse zaman ilerliyor ve daha önceki yazıda da anlattığım gibi o meşhur 2002 krizi baş gösteriyor. Yüzeyde her şey çok yolunda o yıllarda, insanlar lüksü tanımaya başladılar falan filan. Peki ya gerçekte ne oldu sizce? Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne 13 milyonluk bir nüfus, gelişmemiş bir tarım anlayışı ve ne yazık ki sıfıra yakın sanayi kaldı. Ülkede sadece 1 üniversite ve toplamda 153 tane ortaokul ve lise vardı. 4 tane de önemli fabrika vardı devredilen ve 1915 yılı istatistiklerine göre Koskoca Devlet-i Aliyye’de 10 işçiden fazla kişi çalıştıran iş yeri sayısı 282’dir. Söylemeden geçmeyelim bunların %85’i de yabancılara aitmiş bu arada.

Gelelim çoğu kişinin beğenmediği ve kurulan demir ağlarla dalga geçtiği Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemine; 1929 – 1938 yılları arasında ağır sanayi üretimi %152, toplam sanayi üretimi ise %80 artış göstermiştir. Kömürde %100, kromda %600 ve diğer madenlerde %200 artış olmuş; demir üretimi sıfırdan 180.000 tona çıkmış. Bu ne demek biliyor musunuz? O dönemlerde yapılan üretimler öyle artmış ki; ülkemiz dünyada krom üreticisi ve ihracatçısı ülkeler arasında ikinci sıraya girmiş. Bu arada aramızda kalsın ama; şimdi 4. sıraya gerilemiş durumdayız. Neyse dönelim Atamızı kaybettiğimiz yıla, 1938’e; 17 milyonluk nüfusa sahip olan ülkemiz, bırakın bütçe açığını, gelir fazlası vermekteymiş o dönemler. Bakın bu önemli bir bilgi: Şeker, çimento ve kerestede ülke ihtiyacının tamamı, yünlü dokumada ülke ihtiyacının yüzde 83’ü, pamuklu dokumada yüzde 43’ü, kağıtta yüzde 32’si, cam ve cam eşyada yüzde 63’ü ulusal tarım ve sanayi ile karşılanmaktadır. Bunun anlamını biliyoruz değil mi? Komünist bir piyasa rejimine sahip olmadığımız gibi, gerçek anlamıyla kapitalist de değiliz. Yani ihtiyacımız olanı elbette alıyoruz ama asıl anlam ve önem taşıyanı ÜRETİYORUZ. Gelelim şu demir ağlar meselesine; şimdi başganımıza ayıp olucak ama kendisini biraz düzeltmek vatandaşlık borcumuz olsun. TCDD verilerine göre Atatürk’ün döneminde toplamda 3.186 km; 2012 itibariyle ise 1.085 km ana hat demiryolu yapılmıştır. Ouuppssss!

Şimdi ben size bunları niye anlattım, siz zaten biliyorsunuz, farkındayım. Bu kadar laf kalabalığının özeti şu sevgili kardeşlerim; üretmeden ekonomik krizi yenemeyiz. Şimdi sayın başgan diyor ki Apple’ı protesto edelim, yerli marka üretelim. Vallahi benim ruhum gomünist, üretelim anasını satayım, ama şey bir şey sorucam; çok geç kalmadık mı? Biz uçak yapabiliyorduk, araba yapabiliyorduk, telefon mu yapamıcaz? Önde bayrak sallayanı yaparız. Yaparız yapmasına da; işte “tam bağımsız Türkiye” diye haykırırken biz hani, dolar 2 TL civarını gördü diye, bunlar da bir haltı beğenmiyor diye terörist dediniz, tazyikli su sıktınız, gaz bombasına boğdunuz ya, işte tam olarak bunun için söylüyorduk. Betonlaşmak, zenginleşmek değildir. Bir ülkenin zenginliğini fabrikaları, bir evin zenginliğini ise dolu bir buzdolabı gösterir. Şimdi boş verin halkın güç bela aldığı iPhone’lara göz dikmeyi. Zira bu çok tehlikeli bir hareket. Bu boykotlar, ambargolar bir başlarsa, kurbağa misali yavaş yavaş, fark ettirmeden gelir devamı. Siz önce şu araba konvoyunuzu bir düzenleyin bakalım. Yollardan geçtiğiniz an dünyamız sarsılıyor bizim şahsen, 50 tane araç da neymiş. Bırakın Mercedes’i falan, yapın güzelce bir araba, ama gözünü seveyim düzgün isim koyun da marka yapalım biz de onu. Sonra şu bankalar bağırıyor ya hani dövizle işiniz ne diye, heh işte söyleyin onlara evini döşemek için, eğitimi için, tatile gitmek için borçlanan vatandaşın faizini bi kessinler bakalım, onlar iş adamlarına baksınlar biraz. Çünkü hepimiz biliyoruz hangi firmaların nedensizce vergiden muaf kaldığını, iyice laf kalabalığı yaptırtmayın bana. Sonra şu zamanında sattığınız / kapattığınız şirketlerimiz vardı ya; heh işte ona sınır getirin mesela bir Türk sermayesi tamamen yabancı sermayeye satılamaz diye. Çünkü satılınca n’olur biliyor musunuz? Batarız!

Şimdi benim önümde 3 seçenek var a dostlar. İlk 2’sinin yolu tası tarağı toplamaktan geçiyor. Çünkü korkuyorum. Bu ülkede çocuk yetiştirmekten, gençliğimi harcamaktan, bir defa geldiğim dünyayı saçma sapan vize / pasaport / döviz kurları sebebiyle gezememekten / hep mutsuz olan bir adamın yönetimine mahkum kalmaktan. Amerika’ya ya da Yunanistan’a gidebiliriz Erenikoyla. Amerika’ya bu dönemde tabii biraz daha zor olur bir de malum çok uzak. Allah korusun bir durum olsa atlayıp gelemeyiz, ailelerimiz burada. Yunanistan desen, canım memleketim orası, ama işte orada da iş benim gözümü korkutuyor. Müşteri hizmetleri olayından bir gün daraldığımda alternatifim yok ve ne yazık ki çalışmayacak kadar zengin değilim henüz. Son seçenek ise Türkiye’de kalmak, sırf mesleğim pazarlama olduğundan he bir de başka bir ülkede bu işi yapamayacağımdan. Korkuyorum arkadaşlarım, hepiniz gibi korkuyorum. Aranızda sakin kalabilen, umudu olan varsa yorumlarda buluşalım n’olur, depresyondayım! Yol gösterin bize, gidelim mi, kalalım mı?

Hadi kalın sağlıcakla!

Reklamlar

Silahım Yoktu, Kutlayamadım!

Seçim bitti. Sonuç %48 i oluşturan biz azınlıklar (!) için pek ümit verici olmasa da demokrasi salt çoğunluğun seçmen iradesi ile sağlandığı ya da en azından sağlanmış gibi göründüğü bir yönetim şekli neticesinde. Hak, özgürlük, adalet diye kendini paralayanlar elbette ki halkın oylarıyla seçilmiş birini yok sayamaz, saymamalı. Peki her şey bu denli kurallı mı güzel ülkemde de biz bu kadar kurallara uymak durumunda kalıyoruz? Seçim günü sandıkları koruyan, YSK önünde saatlerce aç, susuz, yorgun bekleyenler iktidar partisi dışındakilerken; henüz daha sayımlar tamamlanmamış, YSK tarafından net bir açıklama gelmemişken, yaklaşık 50 gündür yani seçim kampanyalarının devam ettiği sürece hiç sesi çıkmayan AKP seçmeni sokaklara döküldü. Ama ne dökülmek; silahlarla, mermilerle çıktılar kutlama(!) yapmaya. Sosyal medyayı kullanmaya başladılar; koyduk mu? diye. AKP’lilerin seçime nasıl hile karıştırdığının videolarını da gördük, görmediyseniz hepsini yayınlamaya kelimem yetmez ama birini buradan izleyebilirsiniz.

Şimdi benim oyumun çalındığı bir seçimi muhalif bir insan olarak neden kabul edeyim ki? Belirli sebeplerden ötürü bir partiye oy verenleri anlarım, işlerine öylesi geliyordur der geçerim. Lakin asgari ücretle geçinirken, Diriliş Ertuğrul ile gaza gelip, Ahbr ile uyurken “Erdoğancı” olan, ellerinde silahlarla sokaklara dökülme hakkını hoş gören insanları anlamam. Şimdi bir hashtag açılmış; neymiş efendim: ChpGüvenlikTehtididir. Ah benim daha Türkçe yazmayı bilmeyen kardeşim; tehdittir diye yazılır o kelime. Gerçekten merakımdan soruyorum AKP ye ve RTE’ye aşık olan seçmen sayısının çok olduğunu baz alarak; neden? Yani bu adam bizim duymadığımız ne fısıldıyor kulağınıza da başka birini kabul etmek istemiyorsunuz? Neden var olan değerlerimizin zaman içinde nasıl değiştiğini görmüyorsunuz? Neden biz kazanırsak size hakaretler edeceğimizi, hırpalayıp, örseleyeceğimizi, elinizden tüm haklarınızı alacağımızı düşünüyorsunuz? Ne duyuyor, ne görüyorsunuz da bizi ( AKP’li olmayan herkesi ) şeytan gibi görüyorsunuz? AKP dini ve dine ait tüm kavramları ne zaman tekeline aldı? 16 yıldır hükümeti yönetenler için “çalıyor ama yapıyor da” demek ne zamandır ağrınıza gitmiyor ya da evinize giren hırsız giderken sırf evi temiz bırakmış diye onun için de aynısını söyler misiniz? Neden bu bozuk düzenin değişmesi için sizi ikna etmesi gereken kişiler hep okumuş kesimler oluyor? Neden fabrikalar kapanıp siz işsiz kaldığınızda yıllardır sendikalaşma ve haklarınız için mücadele eden hep muhalifler oluyor da siz yine de hükümete oy verebiliyorsunuz? Neden şimdi HDP’ye ve ona oy verildiği için CHP’ye terörist derken vakti zamanında AKP’nin yaptığına açılım diyerek alkışlayabildiniz? CHP’liler Fetullahı bir tarafına takmazken ve AKP gürühu sayesinde her biriniz kendisinden “Fethullah Hoca Efendi Hazretleri” diye bahsederken, neden merak etmediniz bir anda nelerin değiştiğini? Kendinize bu kadar güvenirken (sonuçta muhteşem osmanlının çocuklarısınız hepiniz) ve hiç hata yapmayacağına inandığınız RTE yi neden bu kadar inandırıcı buldunuz da kandırıldığınıza inandınız? RTE mitinglerinde bizden sanki düşman evladı gibi bahsederken neden çıkmadı sesiniz? Neden bu kadar nefret ettiniz bizden? Neden durup bir an demediniz “biz biriz, bütünüz, aynı memleketin kafası farklı çalışan çocuklarıyız” diye. Şehit babalarından, sesi çıkan yoksuldan, aciz kalan anneden ne denli haz etmediğini her fırsatta gösterirken RTE, neden tüm bunları sineye çektiniz? Neden “köylü milletin efendisidir.” diyen, hiçbir siyasi ile kıyaslayamayacağın, onlarla aynı kulvarda dahi olmayan, arkadaşları, zekası ve cesareti sayesinde bizi sömürge düzeninden kurtarıp güzel cumhuriyetimizi kuran Atatürk’ü silmeye kalktın (topunuz gelseniz bunu yaptırmayız o ayrı) her yerden de kabadayılığa prim verdin? Neden farklı seslerin çıkmasını engelleyen düzene boyun eğdin? Neden benliğini, kimliğini tekdüzeleştirmek isteyenleri sevdin de bizi ötekileştirdin?

Bir başka ocağa daha ateş düşmesin diye yanan ben, şehit ailelerine karakteri bozuk diyeni yıllardır seçen siz. Savunma mekanizması küfür olan sizlerle konuşmaya çalışan biz, müslümanlıkla övünüp bambaşka yaşayan siz. Amaaan bundan sonra ben mi çekeceğim çilesini bu ülkenin, yeter be yoruldum. Bundan sonra gider oyumu kullanırım, paramı kazanırım, seyahatlere çıkarım. Malum donanımlı, kültürlü ve bilgiliyim de baktım sıkıldım gider yurt dışında çalışırım, olmadı Asgardia’ya gider takılırım. Sen düşün bundan sonrasını, hadi adios!

Tamam Mı? Bu Dönem De Böyle Biter Mi?

Selamlar sevgili dostlar, dost kalanlar. Seçime azıcık kaldı, ne durumdasınız, heyecan var mı sizde de? Nedense çok uzun zamandır yani oy vermeye yaşım yettiğinden bu yana ilk defa umut taşıyorum içimde. İlk defa bazı şeylerin değişebileceğine dair, güzelleşebileceğine dair bir umut var. Bir yandan da ya yine oyunlarla, hilelerle devam ederlerse diyorum kendi kendime, bazen de arkadaş ortamlarında. Erken seçim muhabbeti ortaya ilk atıldığında “yani her koşulda gelir de” dedim, yalan yok, hatta nedense Meral Akşener ile kapışacaklarını düşündüm. Burada Sayın İnce’ye bir özür borçluyum. Çünkü adam yıllardır görmek istediğimiz, hayalini kurduğumuz şeylerden bahsetmeye başladı. Uğruna capsler yapıldı, O hep gülmeye devam etti. AKP’nin yıllardır yaptığı gibi “benim bacım, benim Van’ım, benim atım, benim katım, benim gemiciğim” diyerek ayrıştırmadı kimseyi. İyi de yaptı.

Yaşım 27 ve ben henüz 11 yaşındaydım AKP ile ilk tanıştığımda. Babamla gecenin bir yarısına kadar ekran başındaydık, seçim sonuçları vardı ekranda ve ne yazık ki tüm orta gelirli aileler gibi babamların da işi pek iyi gitmiyordu, 2000 krizi onları da büyük vurmuştu. Bu sebepten de “işte, bir umut” dediğini hatırlıyorum babamın. “Belki bunlar çözer bazı şeyleri” Dedim ya; henüz 11 yaşındaydım ve ekonomik krize sebep olabilecek etkenleri bilmiyordum. Ama dışarıda çok şiddetli bir yağmur yağıyordu ve babamın umduğu / düşündüğü şeylerden çok farklı konular geçmişti aklımdan. Mesela bu adamın yüzü; çok korkunç bulduğumu hatırlıyorum. Sonra, hapisteydi ve ona vekaleten daha çok gülümseyen başka birisi başbakan olmuştu. Hani bazen kelimelere dökemediğiniz hisler vardır ya; işte bende o tarz hisler çok olur, özellikle de hiç tanımadığım insanlardan aldığım ilk izlenimde yüksek oranda yanılmam diyebilirim. (Laf aramızda bu yüzden bana fal baktıranlar bile vardı 🙂 ) Neyse işte bu iki adama karşı aklımdan geçenleri de hiç tanımlayamadım. Tek bildiğim bir iticilik vardı ve 11 yaşındaki aklıma göre Ecevit iyi birisiydi.

İşte o günden bu yana ben hep “zaten bunlar gelir” düşüncesiyle yine de şansını deneyen muhaliflerdendim oy kullanırken. Aklım çabuk ermeye başladı ama siyasete. Okulda Odysseus okurken dehşet sıkılırdım ve 7/24 Cumhuriyet gazetesi okuyabilirdim. Neden o kadar ağır bir gazete ile başlamıştım bilmiyorum, belki de bu sebepten AKP’li olan herkes tarafından Ateist ve Komünist olarak yaftalanmıştım. Halbuki ben Ateist değildim, sadece sorguluyordum, çünkü malumunuz ergenlik dönemlerinden bahsediyorum, yaş 15. Ki hala sorguluyorum; sanırım ergenlikten daha da çıkamamışım 🙂 68 kuşağına, Tek parti ve DP dönemlerine dair okuyordum. Çünkü Osmanlı’yı değil, o dönemleri merak ediyordum. Okulda anlatmıyorlardı yakın Türkiye tarihini, ben de tüm paramla o konulardaki kitapları alıp okuyordum. Tabii evde o kadar çok siyasi kitap olunca, hiç siyasi gerilim dönemine tanık olmayan anne ve babam da evimizin basılıp, benim tutuklanacağımı düşünüyorlardı. Bana saçma geliyordu ama demek ki gerçekten de böyle bir dönem başlamıştı, farkındaydılar. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşım 16, tabii yine oy kullanamıyorum, o zamanlar da Emin Çölaşan yazılarına sarmış durumdayım. Hatta öyle ki; O’nun ve diğer yazarların beğendiğim tüm köşe yazılarını kesip biriktiriyorum, kendi çapımda arşivimi hazırlıyorum işte. Diğer adayları tanımıyordum, Abdullah Gül’ü sevmiyordum ve Ahmet Necdet Sezer’in de gitmesini istemiyordum. Yani çözüm önerim olmadığı gibi sunulan hiçbir şeyi de beğenmiyordum; tam ergen! Oy zamanı geldi yaşım 20 yani 2011 genel seçimleri, CHP’de bir değişiklik olmuş, yılların Deniz Baykal’ı gitmiş ve yerine görsel olarak rahmetli Bülent Ecevit’e çok benzeyen bir adam, Kemal Kılıçdaroğlu, gelmişti. Ama yine de millet değişiklik istemiyordu belli ki yine seçilen AKP oldu. Balkon konuşmasında bıyık altından güldüğünü hatırlıyorum R.T.E’nin, hani böyle ağzını yaya yaya “nooooollllduuuuuuu” diyip bir de hareket çekecekmiş gibi. Zaman ilerledi ve gençlik tarihimin “içinde bulunmasam, ölecektim” diyeceğim olayı yaşandı: Gezi Parkı olayları. Yıl 2013 ve ben mezun olmuş, kapitalist düzene ayak uydurmaya çalışan ama bulduğu kıvılcımla ateş almaya hazır 22 yaşında genç bir birey. Ergenlik bitmiş bitmesine ama aktivist ruhum daha bir deli, daha bir cesaretli. İşten çıkıp koşarak gittiğim, arkadaşlarımla gaz yiyip, bazen korkuyla, bazen güvenle kalabildiğim yerdir Gezi Parkı. Hala her gittiğimde o kalabalık, işgal altındaki hali gelir gözümün önüne. Sokak köpeklerinin bizi korumaya çalışmaları, gitar çalan çocuklar, telefonlarımıza sahip çıkan çevre oteller ve yüzü gülen, elinde kitabı olan bir sürü insan. İşte bu dönemde daha da depreşti benim hükümet karşıtlığım. Bizi kendilerinden ayrıştıranlara karşı el ele vermiştik cevabı ama nafile; oy oranları azalmıştı ama hileler yaptılar ve yine koltuğu bırakmadılar.

Ben 27 yaşındayım. AKP hükümeti ve R.T.E. bu ülkeyi yönetmeye geldiğinde 11 yaşındaydım ve henüz ilkokula gidiyordum. Şimdi 6 yıllık iş tecrübesi olan, bir şekilde yurt dışında okumuş ve çalışmış, kendi ayaklarının üstünde duran, cesaretli ve gözü pek bir Türk kadınıyım. Geride bıraktığım 16 yıl boyunca yol yapıldığından bahsedenlere; öldürülen gençleri, kapatılan internet sitelerini, para birimimizin kaybettiği değeri, yıllardır kandırıldığımız AB süreçlerini, kaybettiğimiz komşularımızı ve kazandığımız düşmanları, sınıflandırılan insanları, azalan orta sınıfı ve artan fakirleri, yandaş düşüncede olmayan askerlerin, yazarların ve bilginlerin cezaevlerine gönderildiğini, tek yüzükle gelip yine onunla gideceğini söyleyen bir adamın devlete ait tüm fabrikaları satıp nasıl da dünyanın en zenginleri arasında olduğunu, sırf düzgün eğitim alınsın diye artık herkesin çocuklarını özel okula gönderdiğini çünkü devlet okuluna atamaların yapılamadığını, atanamayan öğretmenlerin polis olup çocuk yetiştirmek için eğitim alan bir kişinin yine aynı çocuklara gaz sıktığını, yapılan köprüler devlet tekelinde olmadığı için çok pahalı olup geçemediğimiz halde vergisini ödemek zorunda kaldığımızı, salt bir bakışla AKP’yi anlatan ve güya devletin kanalı olan TRT’yi izlemediğimiz halde vergisini ödediğimizi, eşim gibi 14 yaşında askeri liseye başlarken hayali askeri savcı olmak isteyenlerin yolunu kapatıp, bir nevi meslek okulu olan imam hatiplilerin üniversite sınavına girmesine yol açıldığını, akabinde sanki o okullar yapmış gibi binlerce asker yetiştiren ve ülkenin en kaliteli eğitim sistemine sahip olan askeri liselerin kapatılmasını, eşimin gözlerinden düşen o damlayı, kendi evlatları askerlik dahi yapmamışken güç savaşlarına kurban ettikleri vatan evlatları için kelle demelerini, yine aynı okulu kapatıldığı için ağlayan eşimin ve diğer asker arkadaşlarının ( o kardeşim demeyi daha çok seviyor ) her gün haberlere bakıp isim ararken yaşadığı o nefesin kesildiği anı, en yakın arkadaşının nihayetinde Afrin’den Lüleburgaz’a tayin edildiğini öğrendiğindeki oh deyişini ve daha nicelerini anlatmaya devam edeceğim. Tabii sözüm çoğu kişiye ulaşmayacak, nihayetinde beni anladıkları kadarını aktarabilirim onlara. Bir çocuğun kadına dönüştüğü ve bu zaman diliminde yaşadıklarını okudunuz. Sizce de artık değişim zamanı değil mi? Sizce de artık #tamam değil mi?

Oylar çalınıyor diye sızlanmaktansa oylarımızı korumak için gelin siz de müşahit olarak destek olun. https://sandik.oyveotesi.org/

Hadi hayırlı seçimler! 🙂

Araba Alamıyorlarsa Gemicik Alsınlar?!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait eski videoları izlemeye bayılıyorum resmen. Sanki hep böyle kendini yalanlamak için doğmuş gibi geliyor bana. Elbette zaman değişiyor, insanlar ve düşünceleri de değişir buna tek kelime lafım yok; ama işte bu söylemlerin dönüşümü 180 derece açıyı bulunca yok artık diyor insan. Mesela bu videoda önce muhalefet olduğu dönemde bir olay anlatıyor : “fakir olan, çalmayı iyi beceremeyendir.” diyor. Şahsen Türkiye şartlarına göre gayet iyi kazanan bendeniz kendimi fakir konumuna koyuyorum. Her şeyden öte çalmıyorum, çalamıyorum. Kredi kartını bir gün geç ödeyelim dediğimde Ereniko’nun yüzünün aldığı şekli görseniz siz de buna teşebbüs dahi edemezsiniz. Nihayetinde cumhurbaşkanımızın iktidara daha yeni geldiği dönemlerde de söylediği gibi öyle çok mal varlığımız falan yok, neyimiz varsa çalışarak yapıyoruz. Son 1 senede ev eşyalarımızı aldık, arabamızı aldık derken maaşın üçte biri oraya gidiyor zaten. Geriye babamın beni okuttuğu para kalsa da paramızın alım gücü öyle bir düşmüş ki biz bu ayı nasıl geçireceğimizi düşünüyoruz. Yani markete gidip temel ihtiyaçlarını aldığında minimum 50 lira ödüyorsan; ki çoğumuzun günlük kazandığı bile değil bu 50 TL, bu işte bir yanlış var demektir.

Bir de yine aynı videoda sayın cumhurbaşkanımız gülerek anlatıyor; kredi olanakları var, güzel geri ödeme planları var falan diye. 300 – 400 – 500 bin TL peşinatla ve geri kalanını da kredi ile ödeyebilirsiniz diye. Ona da hak vermek lazım, o kadar yükseldi ki 16 yıldır oturduğu koltukta, canım benim sanıyor ki hepimizin o meblağlarda nakit parası var. Çevresinde sürekli olarak Bülent Ersoylar, İbrahim Tatlısesler, şirket sahipleri falan olunca; kimse de dememiştir ki yani “aman cumhurbaşkanım, insanların çoğu asgari ücretle geçiniyor, enflasyon iki katına çıktığı için sanki zam yapmışız gibi asgari ücreti de iki katına çıkardık ama bakmayın, çoğu perişan durumda, şirketleri yani parası olan adamı her koşulda devam ettiğimiz için, fakir daha da fakirleşti, ayıptır söylemesi nefesi kokan var açlıktan, şirket vergi kaçırabilsin diye elimizden geleni yapıyoruz da emekliye 2 bayram ikramiyesi verirken oynamadığımız duygu kalmıyor.” E bunları duymazsa nasıl yardım etsin bize bu adam, çok yükleniyoruz sanki böyle düşününce değil mi? Nihayetinde ekmek bulamıyorlarsa makarna yesinler de diyebilir, ama demedi, henüz!

Geçtiğimiz akşam CNN’de Muharrem İnce bir açık oturuma katılmış. 10 – 15 yıl önce her seçim öncesi bu tarz açık oturumlar olur, tüm siyasi başkanlar aynı platformda yanıtlardı soruları. Şimdi hepsini bir arada bulamadığımızdan bu da güzel bir cesaret örneği tabii. Yandaş medya aklınca köşeye sıkıştırmaya çalıştı Muharrem İnce’yi. Ama şöyle bir gerçek var ki adam tam bir muhalefet ve fizikçi. Yani tane tane anlattı; neden vatandaşın değil de devletin kemer sıkması gerektiğini. Cumhurbaşkanlığı bilançosunun 2007 yılında 33 milyon, 2014 yılında 199 milyon, 2018 yılında ise 845 milyon olduğunu söyledi ve sordu Hande Fırat’a maaşın 25 kat arttı mı? 2017 yılı harcamaları ise ilk 11 ay 25 milyon civarında gezerken, son ay ise 350 milyon harcama yapılmış. Şimdi ben de bu paralardan konuşuyor olsam ben de derim ki gidin hepiniz alın gemicik kardeşim, niye almıyorsunuz? Gerçi vizyonsuzluktan ölmek üzere olduğumdan mıdır nedir, benim 300 – 400 – 500 bin dolar nakitim olsa alırım İstanbul’dan, Amerika’dan, Yunanistan’dan ay bir de Londra’dan, valla onların getirdiği kiralarla dünyayı gezerim.

Bir de bu seçim sürecinde en güldüğüm şey AKP’nin seçildiği senaryoda ekonomiyi düzeltecekleri ve doların hemen ertesi gün düşüşe geçeceği vaatleri oldu. Canım kardeşim, 16 yıldır iktidardasın, senden başka hükümeti görmemiş olan çocuklar üniversite sınavına hazırlanıyor ve sen diyorsun ki “zaten düzeltmekle mükellef olduğum ekonomiyi bozdum, bir de seçim öncesi akıllarda kargaşa ve korku yarattım ki tekrar seçileyim ve düzelteceğime inandırayım” Çünkü insan sorar; daha önce düzeltemediğin şeyi bu yorgunluk ve yaşlanmışlıkla düzeltme vaatleri yüzünü kızartmıyor mu?

Şimdi yorumlar gelecek ya hani “ama yol yaptı, ülkemiz çok gelişti” falan diye, hayır canım ekonomik anlamda büyümüş görünen tek yer sadece İstanbul oldu. Rezidans dikmekle, her köşe başına AVM koymakla gelişmiş bir ülke olunmuyor. Tıpkı her köşe başına konulan camilerle dindar bir ülke olunmadığı gibi. Gelişmişlik ihracat ve ithalat rakamlarına baktığında kendini ortaya koyuyor. Birim fiyatı 1 dolar’dan plastik malzeme ihraç etmiş olman birim fiyatı 20 dolar olan petrol ve otomotiv aldığın gerçeğini değiştirmiyor. 2002 yılında 129.601 milyon dolar olan dış borç 2016 yılının verilerinde 421.434 milyon dolar olarak görünüyorsa, evet ekonomin gelişmemiştir.

Hadi kalın sağlıcakla!