Tamam Mı? Bu Dönem De Böyle Biter Mi?

Selamlar sevgili dostlar, dost kalanlar. Seçime azıcık kaldı, ne durumdasınız, heyecan var mı sizde de? Nedense çok uzun zamandır yani oy vermeye yaşım yettiğinden bu yana ilk defa umut taşıyorum içimde. İlk defa bazı şeylerin değişebileceğine dair, güzelleşebileceğine dair bir umut var. Bir yandan da ya yine oyunlarla, hilelerle devam ederlerse diyorum kendi kendime, bazen de arkadaş ortamlarında. Erken seçim muhabbeti ortaya ilk atıldığında “yani her koşulda gelir de” dedim, yalan yok, hatta nedense Meral Akşener ile kapışacaklarını düşündüm. Burada Sayın İnce’ye bir özür borçluyum. Çünkü adam yıllardır görmek istediğimiz, hayalini kurduğumuz şeylerden bahsetmeye başladı. Uğruna capsler yapıldı, O hep gülmeye devam etti. AKP’nin yıllardır yaptığı gibi “benim bacım, benim Van’ım, benim atım, benim katım, benim gemiciğim” diyerek ayrıştırmadı kimseyi. İyi de yaptı.

Yaşım 27 ve ben henüz 11 yaşındaydım AKP ile ilk tanıştığımda. Babamla gecenin bir yarısına kadar ekran başındaydık, seçim sonuçları vardı ekranda ve ne yazık ki tüm orta gelirli aileler gibi babamların da işi pek iyi gitmiyordu, 2000 krizi onları da büyük vurmuştu. Bu sebepten de “işte, bir umut” dediğini hatırlıyorum babamın. “Belki bunlar çözer bazı şeyleri” Dedim ya; henüz 11 yaşındaydım ve ekonomik krize sebep olabilecek etkenleri bilmiyordum. Ama dışarıda çok şiddetli bir yağmur yağıyordu ve babamın umduğu / düşündüğü şeylerden çok farklı konular geçmişti aklımdan. Mesela bu adamın yüzü; çok korkunç bulduğumu hatırlıyorum. Sonra, hapisteydi ve ona vekaleten daha çok gülümseyen başka birisi başbakan olmuştu. Hani bazen kelimelere dökemediğiniz hisler vardır ya; işte bende o tarz hisler çok olur, özellikle de hiç tanımadığım insanlardan aldığım ilk izlenimde yüksek oranda yanılmam diyebilirim. (Laf aramızda bu yüzden bana fal baktıranlar bile vardı 🙂 ) Neyse işte bu iki adama karşı aklımdan geçenleri de hiç tanımlayamadım. Tek bildiğim bir iticilik vardı ve 11 yaşındaki aklıma göre Ecevit iyi birisiydi.

İşte o günden bu yana ben hep “zaten bunlar gelir” düşüncesiyle yine de şansını deneyen muhaliflerdendim oy kullanırken. Aklım çabuk ermeye başladı ama siyasete. Okulda Odysseus okurken dehşet sıkılırdım ve 7/24 Cumhuriyet gazetesi okuyabilirdim. Neden o kadar ağır bir gazete ile başlamıştım bilmiyorum, belki de bu sebepten AKP’li olan herkes tarafından Ateist ve Komünist olarak yaftalanmıştım. Halbuki ben Ateist değildim, sadece sorguluyordum, çünkü malumunuz ergenlik dönemlerinden bahsediyorum, yaş 15. Ki hala sorguluyorum; sanırım ergenlikten daha da çıkamamışım 🙂 68 kuşağına, Tek parti ve DP dönemlerine dair okuyordum. Çünkü Osmanlı’yı değil, o dönemleri merak ediyordum. Okulda anlatmıyorlardı yakın Türkiye tarihini, ben de tüm paramla o konulardaki kitapları alıp okuyordum. Tabii evde o kadar çok siyasi kitap olunca, hiç siyasi gerilim dönemine tanık olmayan anne ve babam da evimizin basılıp, benim tutuklanacağımı düşünüyorlardı. Bana saçma geliyordu ama demek ki gerçekten de böyle bir dönem başlamıştı, farkındaydılar. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşım 16, tabii yine oy kullanamıyorum, o zamanlar da Emin Çölaşan yazılarına sarmış durumdayım. Hatta öyle ki; O’nun ve diğer yazarların beğendiğim tüm köşe yazılarını kesip biriktiriyorum, kendi çapımda arşivimi hazırlıyorum işte. Diğer adayları tanımıyordum, Abdullah Gül’ü sevmiyordum ve Ahmet Necdet Sezer’in de gitmesini istemiyordum. Yani çözüm önerim olmadığı gibi sunulan hiçbir şeyi de beğenmiyordum; tam ergen! Oy zamanı geldi yaşım 20 yani 2011 genel seçimleri, CHP’de bir değişiklik olmuş, yılların Deniz Baykal’ı gitmiş ve yerine görsel olarak rahmetli Bülent Ecevit’e çok benzeyen bir adam, Kemal Kılıçdaroğlu, gelmişti. Ama yine de millet değişiklik istemiyordu belli ki yine seçilen AKP oldu. Balkon konuşmasında bıyık altından güldüğünü hatırlıyorum R.T.E’nin, hani böyle ağzını yaya yaya “nooooollllduuuuuuu” diyip bir de hareket çekecekmiş gibi. Zaman ilerledi ve gençlik tarihimin “içinde bulunmasam, ölecektim” diyeceğim olayı yaşandı: Gezi Parkı olayları. Yıl 2013 ve ben mezun olmuş, kapitalist düzene ayak uydurmaya çalışan ama bulduğu kıvılcımla ateş almaya hazır 22 yaşında genç bir birey. Ergenlik bitmiş bitmesine ama aktivist ruhum daha bir deli, daha bir cesaretli. İşten çıkıp koşarak gittiğim, arkadaşlarımla gaz yiyip, bazen korkuyla, bazen güvenle kalabildiğim yerdir Gezi Parkı. Hala her gittiğimde o kalabalık, işgal altındaki hali gelir gözümün önüne. Sokak köpeklerinin bizi korumaya çalışmaları, gitar çalan çocuklar, telefonlarımıza sahip çıkan çevre oteller ve yüzü gülen, elinde kitabı olan bir sürü insan. İşte bu dönemde daha da depreşti benim hükümet karşıtlığım. Bizi kendilerinden ayrıştıranlara karşı el ele vermiştik cevabı ama nafile; oy oranları azalmıştı ama hileler yaptılar ve yine koltuğu bırakmadılar.

Ben 27 yaşındayım. AKP hükümeti ve R.T.E. bu ülkeyi yönetmeye geldiğinde 11 yaşındaydım ve henüz ilkokula gidiyordum. Şimdi 6 yıllık iş tecrübesi olan, bir şekilde yurt dışında okumuş ve çalışmış, kendi ayaklarının üstünde duran, cesaretli ve gözü pek bir Türk kadınıyım. Geride bıraktığım 16 yıl boyunca yol yapıldığından bahsedenlere; öldürülen gençleri, kapatılan internet sitelerini, para birimimizin kaybettiği değeri, yıllardır kandırıldığımız AB süreçlerini, kaybettiğimiz komşularımızı ve kazandığımız düşmanları, sınıflandırılan insanları, azalan orta sınıfı ve artan fakirleri, yandaş düşüncede olmayan askerlerin, yazarların ve bilginlerin cezaevlerine gönderildiğini, tek yüzükle gelip yine onunla gideceğini söyleyen bir adamın devlete ait tüm fabrikaları satıp nasıl da dünyanın en zenginleri arasında olduğunu, sırf düzgün eğitim alınsın diye artık herkesin çocuklarını özel okula gönderdiğini çünkü devlet okuluna atamaların yapılamadığını, atanamayan öğretmenlerin polis olup çocuk yetiştirmek için eğitim alan bir kişinin yine aynı çocuklara gaz sıktığını, yapılan köprüler devlet tekelinde olmadığı için çok pahalı olup geçemediğimiz halde vergisini ödemek zorunda kaldığımızı, salt bir bakışla AKP’yi anlatan ve güya devletin kanalı olan TRT’yi izlemediğimiz halde vergisini ödediğimizi, eşim gibi 14 yaşında askeri liseye başlarken hayali askeri savcı olmak isteyenlerin yolunu kapatıp, bir nevi meslek okulu olan imam hatiplilerin üniversite sınavına girmesine yol açıldığını, akabinde sanki o okullar yapmış gibi binlerce asker yetiştiren ve ülkenin en kaliteli eğitim sistemine sahip olan askeri liselerin kapatılmasını, eşimin gözlerinden düşen o damlayı, kendi evlatları askerlik dahi yapmamışken güç savaşlarına kurban ettikleri vatan evlatları için kelle demelerini, yine aynı okulu kapatıldığı için ağlayan eşimin ve diğer asker arkadaşlarının ( o kardeşim demeyi daha çok seviyor ) her gün haberlere bakıp isim ararken yaşadığı o nefesin kesildiği anı, en yakın arkadaşının nihayetinde Afrin’den Lüleburgaz’a tayin edildiğini öğrendiğindeki oh deyişini ve daha nicelerini anlatmaya devam edeceğim. Tabii sözüm çoğu kişiye ulaşmayacak, nihayetinde beni anladıkları kadarını aktarabilirim onlara. Bir çocuğun kadına dönüştüğü ve bu zaman diliminde yaşadıklarını okudunuz. Sizce de artık değişim zamanı değil mi? Sizce de artık #tamam değil mi?

Oylar çalınıyor diye sızlanmaktansa oylarımızı korumak için gelin siz de müşahit olarak destek olun. https://sandik.oyveotesi.org/

Hadi hayırlı seçimler! 🙂

Reklamlar

Araba Alamıyorlarsa Gemicik Alsınlar?!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait eski videoları izlemeye bayılıyorum resmen. Sanki hep böyle kendini yalanlamak için doğmuş gibi geliyor bana. Elbette zaman değişiyor, insanlar ve düşünceleri de değişir buna tek kelime lafım yok; ama işte bu söylemlerin dönüşümü 180 derece açıyı bulunca yok artık diyor insan. Mesela bu videoda önce muhalefet olduğu dönemde bir olay anlatıyor : “fakir olan, çalmayı iyi beceremeyendir.” diyor. Şahsen Türkiye şartlarına göre gayet iyi kazanan bendeniz kendimi fakir konumuna koyuyorum. Her şeyden öte çalmıyorum, çalamıyorum. Kredi kartını bir gün geç ödeyelim dediğimde Ereniko’nun yüzünün aldığı şekli görseniz siz de buna teşebbüs dahi edemezsiniz. Nihayetinde cumhurbaşkanımızın iktidara daha yeni geldiği dönemlerde de söylediği gibi öyle çok mal varlığımız falan yok, neyimiz varsa çalışarak yapıyoruz. Son 1 senede ev eşyalarımızı aldık, arabamızı aldık derken maaşın üçte biri oraya gidiyor zaten. Geriye babamın beni okuttuğu para kalsa da paramızın alım gücü öyle bir düşmüş ki biz bu ayı nasıl geçireceğimizi düşünüyoruz. Yani markete gidip temel ihtiyaçlarını aldığında minimum 50 lira ödüyorsan; ki çoğumuzun günlük kazandığı bile değil bu 50 TL, bu işte bir yanlış var demektir.

Bir de yine aynı videoda sayın cumhurbaşkanımız gülerek anlatıyor; kredi olanakları var, güzel geri ödeme planları var falan diye. 300 – 400 – 500 bin TL peşinatla ve geri kalanını da kredi ile ödeyebilirsiniz diye. Ona da hak vermek lazım, o kadar yükseldi ki 16 yıldır oturduğu koltukta, canım benim sanıyor ki hepimizin o meblağlarda nakit parası var. Çevresinde sürekli olarak Bülent Ersoylar, İbrahim Tatlısesler, şirket sahipleri falan olunca; kimse de dememiştir ki yani “aman cumhurbaşkanım, insanların çoğu asgari ücretle geçiniyor, enflasyon iki katına çıktığı için sanki zam yapmışız gibi asgari ücreti de iki katına çıkardık ama bakmayın, çoğu perişan durumda, şirketleri yani parası olan adamı her koşulda devam ettiğimiz için, fakir daha da fakirleşti, ayıptır söylemesi nefesi kokan var açlıktan, şirket vergi kaçırabilsin diye elimizden geleni yapıyoruz da emekliye 2 bayram ikramiyesi verirken oynamadığımız duygu kalmıyor.” E bunları duymazsa nasıl yardım etsin bize bu adam, çok yükleniyoruz sanki böyle düşününce değil mi? Nihayetinde ekmek bulamıyorlarsa makarna yesinler de diyebilir, ama demedi, henüz!

Geçtiğimiz akşam CNN’de Muharrem İnce bir açık oturuma katılmış. 10 – 15 yıl önce her seçim öncesi bu tarz açık oturumlar olur, tüm siyasi başkanlar aynı platformda yanıtlardı soruları. Şimdi hepsini bir arada bulamadığımızdan bu da güzel bir cesaret örneği tabii. Yandaş medya aklınca köşeye sıkıştırmaya çalıştı Muharrem İnce’yi. Ama şöyle bir gerçek var ki adam tam bir muhalefet ve fizikçi. Yani tane tane anlattı; neden vatandaşın değil de devletin kemer sıkması gerektiğini. Cumhurbaşkanlığı bilançosunun 2007 yılında 33 milyon, 2014 yılında 199 milyon, 2018 yılında ise 845 milyon olduğunu söyledi ve sordu Hande Fırat’a maaşın 25 kat arttı mı? 2017 yılı harcamaları ise ilk 11 ay 25 milyon civarında gezerken, son ay ise 350 milyon harcama yapılmış. Şimdi ben de bu paralardan konuşuyor olsam ben de derim ki gidin hepiniz alın gemicik kardeşim, niye almıyorsunuz? Gerçi vizyonsuzluktan ölmek üzere olduğumdan mıdır nedir, benim 300 – 400 – 500 bin dolar nakitim olsa alırım İstanbul’dan, Amerika’dan, Yunanistan’dan ay bir de Londra’dan, valla onların getirdiği kiralarla dünyayı gezerim.

Bir de bu seçim sürecinde en güldüğüm şey AKP’nin seçildiği senaryoda ekonomiyi düzeltecekleri ve doların hemen ertesi gün düşüşe geçeceği vaatleri oldu. Canım kardeşim, 16 yıldır iktidardasın, senden başka hükümeti görmemiş olan çocuklar üniversite sınavına hazırlanıyor ve sen diyorsun ki “zaten düzeltmekle mükellef olduğum ekonomiyi bozdum, bir de seçim öncesi akıllarda kargaşa ve korku yarattım ki tekrar seçileyim ve düzelteceğime inandırayım” Çünkü insan sorar; daha önce düzeltemediğin şeyi bu yorgunluk ve yaşlanmışlıkla düzeltme vaatleri yüzünü kızartmıyor mu?

Şimdi yorumlar gelecek ya hani “ama yol yaptı, ülkemiz çok gelişti” falan diye, hayır canım ekonomik anlamda büyümüş görünen tek yer sadece İstanbul oldu. Rezidans dikmekle, her köşe başına AVM koymakla gelişmiş bir ülke olunmuyor. Tıpkı her köşe başına konulan camilerle dindar bir ülke olunmadığı gibi. Gelişmişlik ihracat ve ithalat rakamlarına baktığında kendini ortaya koyuyor. Birim fiyatı 1 dolar’dan plastik malzeme ihraç etmiş olman birim fiyatı 20 dolar olan petrol ve otomotiv aldığın gerçeğini değiştirmiyor. 2002 yılında 129.601 milyon dolar olan dış borç 2016 yılının verilerinde 421.434 milyon dolar olarak görünüyorsa, evet ekonomin gelişmemiştir.

Hadi kalın sağlıcakla!

Yüksel be Dolar, Kim Tutar Seni?!

Dolar sahibinin yüzünü güldürmeye devam ediyor! 23 Şubat 2018 tarihinde 3,79 TL’ye tekabül eden Dolar fiyatı son 1 ayda hatta neredeyse 1 haftada aldı başını gitti. Ben bu yazıya başladığım esnada 4,84 TL olan Dolar bakalım yazının sonunda da bir artış gösterir mi?

Hükümetten her zamanki gibi “dış mihraklar” yorumu geldi bu yükselişle ilgili. Elbetteki yanı başımızda yaşanan savaşlar, terör ve güvensiz ortam sebebiyle ekonomimizin etkilenmesi çok normal, bundan yana bir sıkıntımız yok. Ama tabii bu topraklarda nefes aldığımız sürece bu sorunlarla karşılaşacağımız / karşılaştığımız da aşikar. 2001 krizinde dönemin başbakanı olan Bülent Ecevit’e bir vatandaşımız yazar kasa fırlatmıştı. Ben tabii 10 yaşındayım o zaman, yarım yamalak hatırlasam da gazete arşivleri sağ olsun. Neyse işte o yazar kasa olayının sebebi ise doların 1,20’leri bulmasıydı. Sonra AKP hükümeti bu olayı çok defa hatırlatarak “büyüdük” dedi. 2000 yılında 0,62 TL, 2001 yılında 1,22 TL olan dolar 2002 senesinde büyük bir artış göstermiş ve 1,50 TL’yi bulmuştu. Ekonomik istikrar sağlayacağını vaadeden AKP hükümeti Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığı süresince 1,30 civarında seyredip yine “bir önceki döneme” oranla yüksek kalmıştı. Ama tabii bu esnada yol yapılıyordu ve biz Türkiye Cumhuriyeti olarak kalkınıyorduk. Cumhurbaşkanı da AKP hükümetine yani Abdullah Gül’e geçince işler biraz karışmaya başladı. 1,30 TL iken başlanan dolar kuru 2014 de oldu mu sana 2,18 TL? Ama sanırım gelen gideni aratır dedikleri doğru, son 4 yılda doların geldiği rakam ise 4,84 TL

Şimdi eskisi gibi yazar kasa fırlatamayan halkımız, ki insanın bir başkasına olan tepkisini bu şekilde göstermemesi gerektiğini düşünüyorum, artık cebindeki dolarları yakmaya başladı. Maksat insanların dolar alımını engelleyerek dolar kurunu TL karşısında düşürebilmek. Yıllardır süregelen bu artış esnasında yerli sermayeli pek çok firmamız yabancılara satıldı ve iş arayanların önceliği ise bu yabancı firmalar olmaya devam etti. Zira malumunuz daha kurumsal oldukları için haklarını almak konusunda bir sıkıntı yaşamayacağına inanılıyor. Ekonomi bakanlarımız değişti ancak söylemler hep aynı kaldı : Kurdaki dalgalanma geçici! Yersen!

An itibariyle açıklama yapmış ekonomi bakanı Zeybekçi : Doğru zamanda doğru hamle yapılacaktır. Sanırım doğru zaman 1$=10TL olmasını beklemek. Önümüzdeki seçim sürecini bekleyen bu dolar krizi bahane edilip seçimler iptal edilir mi? Sanmam. Ama bakın seçim diyerek ortalığı karıştırdılar, doları yükselttiler, ey CEHAPE diye başlayan cümleler ( o ses geldi değil mi kulağınıza 🙂 ) duyma ihtimalimiz var. Bir de tabii CHP ya da MHP nin adaylarının kazanması neticesiyle bu dolar krizi bahane ettirilip tekrar seçime gidilir mi? Neden olmasın!

Ayakkabı kutuları dolup taşanlar, ellemezsiniz tabii sizin için istikrar sonuçta, bir gece uyuyup uyandınız ve hoop paranız artmış. Benim de kenarda duran bir 25 Dolarım var; 10 lira olsun hemen bozdurucam, sonra da gidip bir depo benzin alırım artık, oohh hayat bana güzel!

Az kargaşalı ve bol dolarlı günleriniz olsun efenim!

PS: 1 Dolar = 4,83 TL (İnanamıyoruuum, düşmüüüş! 🙂 )

Geri Sayım Sancısı

-> Yazıyı bu şarkı eşliğinde okuyabilirsiniz

Nostalji her ne kadar romantik olarak adlandırılsa da bittabi ki bizden önceki nesillerin de katlanmak zorunda kaldığı çok fazla siyasi kaos vardı. Tüm dünyanın yükünü neslimizce çekiyoruz diyemem; ama kolay zamanlarda yaşamadığımızı da söylemek çok zor değil. Ben yurt dışında da bir süre yaşamış, başka topraklardaki karışıklıklara da tanık olmuş birisiyim. Her ne kadar ülke gidişatından mutlu olmasam da ülkem için kalkıp tü kaka demem, diyemem. Ama artık tüm bu yaşananlar çok zor gelmeye başladı.

Birden bire Devlet Bahçeli’nin “erken seçim” haykırışları kapattı önce gündemi. Sonra hoop cumhurbaşkanı tamam kabul ediyorum, hodri meydan dedi ve düello savaşçıları yerlerini almak için imza toplamaya başladı. Selahattin Demirtaş, Meral Akşener, Doğu Perinçek, Temel Karamollaoğlu, Muharrem İnce ve tabii ki Recep Tayyip Erdoğan adaylıklarını açıklayıp gerekli çalışmalara başladı. Ama her şey olması gerektiği gibi mi ilerliyordu? Hayır elbette.

Selahattin Demirtaş hala hapiste ve seçim hazırlıklarını bu şekilde yönetiyor. Görüşlerini ve tutumunu sevmek zorunda değiliz hiç kimsenin, ama bir insan hapisteyken cumhurbaşkanlığına aday olması mı adil değil; yoksa aday olduğu halde içeride tutulması mı? Eğer olur da bu ülke cumhurbaşkanı olarak onu seçerse nasıl bir sürece girilir kimse bunu düşündü mü? Yoksa “bakın, onlara da özgürlük tanıyoruz, ama bizim özgürlük anlayışımızla” düşüncesini göstermenin bir yolu mu?

Doğu Perinçek ve Temel Karamollaoğlu için söyleyecek zaten çok da bir sözüm yok. Benim dikkatimi çeken; öncelikle bir kadın oluşu ve sağlam duruşu ile Meral Akşener ve yıllardır sempatizanı olduğum Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Muharrem İnce. R.T.Erdoğan bir mitinginde Meral Akşener için “Fetöcü bunlar” diyor ve karalama kampanyası anında başlıyor. Ve Meral Akşener ise kendi mitinginde çok sevdiğim “eli maşalı kadın” üslubuyla (Ne yazık ki bizim ülkemizde kadınların da tuttuğunu koparabilmesi için biraz eli maşalı olması gerekiyor; buna sanırım ben de dahilim) “Benim 7 sülaleme baksınlar, böyle bir durum varsa bugün istifa ederim; asıl meclis başkanı ve bakanlara sormak lazım neden sizin damatlar hep Fetöcü diye? Haa bir de fakiri de değil, hepsi zengin bu damatların!” diye naçizane cevabını veriyor. Bu esnada Muharrem İnce de tüm naifliği ve zerafetiyle rakibi savunuyor ve “Meral Akşener fetöcü değildir, ben kefilim” diyor.

Recep Tayyip Erdoğan içinse “ne enerjiymiş?!” demek istiyorum. Ben onun yerinde olsam çoktan emekliye ayrılmış, çoluk çocuk dünyayı geziyor olurdum. Ama kendisi garip bir enerji ile hala bağırıyor, hala negatif ve hala birilerini birilerine kötüleyip duruyor; ne büyük yanlış.

Adayların şu anki durumları baz alınınca Meral Akşener, Muharrem İnce ve R.T. Erdoğan’ın en güçlü 3 aday olduğunu görmek mümkün. Peki CHP ne oldu da partinin en cevval, en akıllı, en sözünün eri adamını uzun düşünceler sonunda aday diye çıkardı? Zira çoğu CHP’li bile Meral Akşener’i desteklemeye razıydı. Zaten R.T.Erdoğan dışındaki tüm adayların tavır ve üslupları çok ılımlı. Hepsi birbirini destekliyor, hakaret etmekten kaçınıyor ve adil bir seçim düzeni için çaba gösteriyor. Meral Akşener’in yabancı basın karşısında Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk halinin bitmesi gerektiğini düşündüğünü açıklaması ve bunu toplumun adalet anlayışı için önermesi bile oldukça yapıcı bir yorum. Şimdi gelelim sonuçlara; spoiler içermez elbette ki, zira kahin değilim. Ama bana göre ilk turdan çıkan sonuç R.T.Erdoğan ve Meral Akşener olacak. 2. tur esnasında ise hem Selahattin Demirtaş hem de Muharrem İnce tarafından Meral Akşener’e destek gelecek. Peki nihayetinde bir kez daha R.T.Erdoğan gelir mi? İşte bu bir tuzak soru. Eğer tüm seçim süreci ve sonrası gerçek adalet duygusu ile ilerlerse, hayır, gelmez. 15 yıl sonra giderse eğer, ekonominin çökeceği aşikar. Ama bu demek değil ki bir sonraki gelen yüzünden olur tüm bunlar, hayır, hazinenin durumu hali hazırda kötü olduğu için yeni gelen kim olursa olsun o büyük kriz ne yazık ki yaşanır. Şu anda durum farklı mı peki? Dolar tarihinin en yüksek oranlarına ulaşmış durumda. Ekonomi Bakanı bu yükselişi kabul etmek istemiyor, merkez bankası cumhurbaşkanı ile görüşüyor ve 4,50’yi bulan TL – Dolar kuru; 4,40’a iniyor. Benzinin litresi 6,26 TL’yi bulmuş durumda. Nihayetinde devlet işlerini devletin kendi adalet sistemiyle çözemediğimizden işimiz Allah’ın takdirine kaldı: Allah sonumuzu hayır etsin!


Uzun zaman sonra tekrar Twitter kullanmaya başladım. Gördüğüm şey ise sözünü sakınmadan ve “haksız” bir şekilde kimseyi hedef göstermeyen oyuncu Barış Atay’ın göz altına alındığıydı. Soma vahşetinin 4.yılında bir madenciyi acımasızca yerde tekmeleyen Yusuf Yerkel özür dilemiş. Barış Atay da özürler de dileseniz, yargılanacaksınız demiş. Şimdi bir insanın bir başka insanı; ki bu bir başka olanın suçunun delilleri bile mevcutken, yargıya havale etmesinde ne var değil mi? İşte Ahmet Hakan durumu öyle değerlendirmemiş. Aklı sıra köşesinde hem aşağılamış Barış’ı hem de Muharrem İnce ve Meral Akşener’e çağrıda bulunmuş : bunların haddini bildirin. Hayır Ahmetçim; mafya oluk oluk kan akıtacağız derken; R.T.E CB seçimlerinde AKP’ye oy verip, genel seçimlerde vermeyenler münafıktır derken; İzmir Anadolu lisesinin müdürü İzmir Marşını söyleyen mezunlarını susturmaya çalışırken; Samsun valisi 19 Mayıs geleneksel fener alayı ramazan ayına denk geliyor diye yürüyüşü yasaklarken; belgeleriyle kanıtlanan yolsuzluklar saklanmaya çalışırken; aydınlar, gazeteciler Fetö ile sözde ilişkilerinden dolayı tutuklanırken yazman gerekiyordu; bunların haddini bildirin diye! Ama yine bu üslupla, hedef göstererek değil; vicdanınla, adalet anlayışınla ve ahlaki kurallarınla. Her devrin adamı olmak büyük cesaret ister bence. Haz etmediğim birine sırf çıkarlarım uğruna ağam paşam çekemem ben; 3 kişinin okuduğu bu blogta bile kelimelerime dikkat etmeye çalışırken aman kimse kırılmasın diye; sen yüksek tirajlı bir gazetenin ve sosyal medyanın gücünü arkana alıp da insanları birbirine düşüremezsin. Nihayetinde devirler değişir; adalet duygusu baki kalır!

Hadi sağlıcakla.